ESKİ MISIR

20050309104840tut_egypt_203_1_.jpg

MUMYALAMA

Mumyalama tekniklerinin amacı, ölen kişinin hayattayken sahip olduğu görünüşünü korumasını sağlamaktı.Bu yapılırken önce vücut iç organlarından ve suyundan arındırılır, üzerine güzel kokular dökülür, çürümeyi engellemek için hoş kokulu ve şifalı bitkilerle doldurulurdu. Daha sonra şeritler kullanılarak özenle sarılan mumya, koruyucu muskalarla kaplanırdı. Ölü yıkandıktan sonra burnundan sokulan aletlerle beyin boşaltılırdı.

Göz ve ağız boşukları, yağlı keten tamponlarla doldurulup göz kapakları kapatılırdı.

Rahip, habeş denilen keskin bir opsidyenle vücüdun sol tarafını açarak, içindekileri tamamen boşaltır ve bunları “kanopik” denilen çömlek ve vazoların içine koyardı.Boşalan karın kısmı ve kadınların göğüs içleri, hurma şarabı ve kokulu bitkilerle temizlendikten sonra, reçine, tarçın, soğan ve kokulu mir ile karıştırılmış ağaç talaşı yerleştirilirdi.

Açılan yerler dikildikten sonra Mısırlılar’ın “Net-jeryt” denilen ve Kahire yakınlarındaki bir vadide bulunan “Natron” tozu sodyum karbonat ve ya Sodyum Klorit (tuz) ile karıştırılan madde içinde 40 ve ya 70 gün (soylular için 272gün) bekletilirdi. Böylece vücuttaki nem emilir,organik yapı antiseptik korumaya alınırdı. Bir çeşit insan salamurası olan bu işlemin sonunda eller göğüste veya karın üzerinde birleştirilerek vücüt yatar durumuna getirilir ve kurutulurdu.

İç içe konulan bir çok tabuta yerleştirilen mumya son olarak bir lahitin içine yerleştirilirdi. Her lahitin üzerine ölen kişinin tasviri yontulurdu. Bunların amacı ise başka bir batıl inanca yönelikti. İç organlarının konulduğu kanoposlar, ölünün hizmetçiliğini yaptığına inanılan küçük heykeller, cenazeye göz kulak olurlardı.

Tüm bu eşyaların üzerinde yazılar veya sembollerle dolu etiketler bulunurdu. Tüm bu batıl ritüellerin Hak Din’den etkilenen yönleri de vardı. Bu inanca göre ölünün cennete gitmesi için Tanrı Osiris’in mahkemesinden geçmesi gerekirdi. Bu yüzden sorulan sorulardaki tuzaklara ölünün düşmemesi için tabuta bir de ölüler kitabı konulurdu. Mumyalama, zaman içinde olgunlaşmış, birçok inançtan izler taşıyan karmaşık bir ritüeldir.

Mumyalama işlemi ölüyü öbür dünyadaki yaşamına hazırlamak için yapılan bir dizi törenden sadece başlangıç olanıdır. Bu işlem insanların yanı sıra boğa, timsah, kedi gibi hayvanlar için de yapılmaktaydı. Arapça ve Farsça’da “mumiya”, doğada bulunan katran ve bunun karışımlarına denilir, ilaç olarak da kullanılırdı.Gerçekte ölünün bedenini konserve edercesine korumak için yapılan “tahnit” işleminde katranın kullanılması, onu mumya ile eş anlamlı yapmıştır.

HİYEROGLİF YAZISI

Eski Mısır medeniyeti, Mezopotamya’da aynı tarihlerde kurulmuş şehir devletleriyle birlikte, tarihin en eski uygarlıklarından biri ve döneminin en ileri sosyal düzenine sahip organize devleti olarak bilinir. MÖ 3000’ler civarında yazıyı bulup kullanmaları, Nil nehrinden faydalanmaları ve ülkenin doğal yapısı sayesinde dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı korunmuş olmaları Mısırlılar’ın sahip oldukları medeniyetin ilerlemesine büyük katkıda bulunmuştu.

Ancak bu uygarlık, Kuran’da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği “firavun yönetiminin” geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar, sırt çevirmişler ve inkar etmişler, bunların neticesinde de ileri medeniyetleri, sosyal ve siyasal düzenleri, askeri başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.

Mısırlıların sahip oldukları medeniyet, yaşadıkları olaylar hakkındaki bilgileri eski Mısır yazısı olan hiyerogliflerden öğrenmek mümkündür.

18. yüzyıla dek Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu dil varlığını sürdürmüştü. Fakat MS 2. ve MS 3. yüzyılda Hıristiyanlığın yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini de unuttu; yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih MS 394 yılına ait bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık iki yüzyıl öncesine dek…

Eski Mısır hiyeroglifi 1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen, MÖ 196 tarihine ait bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu.

Hiyeroglif Yazısındaki Üstün Teknik

“Gizemli, bilinmeyenli çizgiler, resimler, taslaklar, işaretler, şifreler, insanlar, hayvanlar, masal yaratıkları, bitkiler, meyveler, araçlar, elbise parçaları, örgüler, silahlar, geometrik şekiller, dalgalı çizgiler ve alevler. Bunlar tahtalar, taşlar ve sayısız papirüsler üzerinde bulunurlar. Tapınak duvarlarında, mezar odalarında, anı levhalarında, tabutların, çekmecelerin üzerinde bulunurlar. Mısırlılar eski ulusların yazmayı en çok sevenlerindendir.

Hiyeroglif Nasıl Yazılıp Okunurdu?

Mısır yazısı, çoğu nesnelerin resimleri olduğundan, rahatlıkla ayırt edilebilen 700’den fazla işaretten oluşmuştu. Her bir işaret ,özel bir nesneyi, belli bir sesi temsil ediyordu. Hiyeroglif yazısı soldan sağa ya da aşağıdan yukarıya yazılabilirdi. Hayvanların ya da insanların yüzleri sola dönükse soldan sağa,sağa dönükse sağdan sola okunurdu.

Ne İle Yazılırdı?

Yazıcılar ,mürekkep ve fırça kullanarak papirus denen sazlardan yapılmış özel bir çeşit kağıda yazı yazarlardı. Ayrıca ostraka olarak bilinen kırık çömlek parçalarının üzerine de yazarlardı.
Mısır hiyeroglif yazısı son derece karmaşıktı.Yazıcı adı verilen kimseler,okumak ve yazmak için özel olarak eğitilmişlerdi.Bu becerileri onlara güç ve saygınlık kazandırıyordu. Yazıcılar tapınaklarda ya da devlet yönetiminde iyi işlere girebiliyorlardı. Çoğunluk vergi de ödemiyordu.
Daha sonraları Mısırlılar,hiyeroglif yazısının daha kolay bir uyarlaması olan 2 türlü steno yazı geliştirmişlerdir. Hiyeroglif yazısı ise, tapınaklardaki ve kamusal yapılardaki kayıtlarda kalmıştı. Mısırlılar,bir yazı biçimi bulan en eski uluslardan biridir. Onların “alfabeleri” bizim bugün kullandığımız gibi harflerden değil, resim ve işaretlerden oluşmuştu. Mısır yazısına “kutsal yazı” anlamına gelen hiyoroglif adı verilirdi.Bu isim Mısırlıların, yazı yazma yetilerinin onlara ilim Tanrısı Tot tarafından verildiğine inanıyor olmalarından kaynaklanıyordu. Firavun adları kartuş adı verilen oval bir çerçevenin içine yazılırdı.

ESKİ MISIR’DA BİLİM

Tarihçi Heredot’a göre, geometri Mısır’da doğmuştur. Bu, Nil’in taşmasıyla deltada su altında kalan tarım arazilerinin sık sık yeniden ölçülmesi ihtiyacından ve kaybolan ya da zarara uğrayan arazilerin her seferinde yeniden ve dikkatle tespiti ve vergi miktarının buna göre yeniden belirlenmesi gereğinden kaynaklanmıştır.

Mısırlılar kare, üçgen, yamuk gibi alanların yüzölçümlerini bulabiliyor, bunların en zoru olan dairenin alanını hesaplayabiliyorlardı. Bununla da kalmıyor üç boyutlu şekillerin, örneğin silindirin, dikdörtgen prizmanın, piramidin, kesik piramidin hacimlerini hesaplıyorlardı.

Bir örneğini İstanbul Sultan Ahmet Meydanı’nda gördüğümüz obelisklerin ağırlıkları 200 ile 1000 ton arasında değişmekteydi. 1879 yılında New York’a götürülen bir obeliskin uzun yolculuğunun son iki millik mesafesi, eski Mısır’da varsayılan şartların aynen uygulanmasıyla kat ettirildi. Obelisk bu iki millik yolu günde ortalama 30 metre kat edilmesiyle 112 günde tamamlanabildi.

sphinx_1_.jpg


Mısırlılar, piramitlerde kullanılan taş blokların hazırlanması için en basit aletlerden başka bir araca sahip değillerdi. Çekiç ve taşçı kalemi veya keskisi ile ana kayadan ayrılacak taşın etrafında gerekli derinlikte yuvalar açıyor, bu yuvalara yerleştirilen çift kat takozların arasına bronz kazıklar çakmak suretiyle, blokları yataktan koparıyorlardı. Bu iş için bir diğer yöntem olarak, tahta takozların ıslanınca şişmelerinden yararlanıyorlardı.
Yine o devirde demiri cevherden elde etmeyi bilmiyorlardı (M.Ö. 600 yılında Hititlilerden öğrendiler). Sert olmasını istedikleri aletleri bronzdan imal ediyorlardı. Daha sert ve keskin aletleri ise doğada hazır şekilde bulabildikleri nikelli demirden yapıyorlardı. (Nikelli demir ise hazır şekliyle sadece gökten düşen meteorlarda bulunmaktadır).

Piramitlerin tabanları kare şeklindedir. Bunlardan Keops piramidinin taban kenarları ortalama 230 metredir. Kenarlardan ikisi karşılaştırıldığında sadece 2.5 cm’lik bir farklılık göze çarpmaktadır. Hata payı sadece ve sadece yüz binde birdir. Piramidin yanları ile taban yüzeyi arasında 51 derece 51 dakikalık bir açı bulunmakta olup, bu açı tabandan en üst noktaya kadar bozulmadan korunmuştur.

Mısır’da anıtlar ve özellikle piramitler daima belirli yönlere dönük olarak inşa edilmiştir. Piramitlerin tabanları doğu, batı, kuzey, güney yönleri gösterecek şekilde oturtulmuştur. Bu doğrultuların belirlenmesinde hata payı ise hiç bir zaman bir derecenin üzerine çıkmamıştır.

M.Ö. 2000 yıllarında yağmur mevsimi sellerinden, kuraklık yıllarında yararlanabilmek için, Aşağı Nil Vadisi’ndeki dar ve kayalık boğazlara barajlar inşa etmişlerdi. Bunlar arasında 76 metre genişliğinde, 10 metre yüksekliğinde, taban kalınlığı 45 metreyi bulanlar vardı.

M.Ö. 1900-1500 yılları arasında Nil ve Kızıl Deniz arasında Süveyş üzerinden bir kanal açmayı başarmışlardı.

Eski Mısır’da Tıp Bilimi

Eski Mısır’da tıp bilimi de çok ileri gitmişti. Tıbbî papirüslerin incelenmesiyle meydana çıkan tıp bilgileri ve cerrahî alandaki geniş ve sağlam bilgileri tıp tarihçilerini günümüzde bile hayrette bırakabilmektedir. Eski Mısır’da doktorlar uzmanlık alanlarına ayrılmışlardı. Bu ülkede her türlü tedavi ücretsiz yapılıyor, doktor ve diğer gerekli giderler devlet tarafından karşılanıyordu. Bu ülkede, hastalıkların tedavisinde kullanılan pek çok ilâç, günümüzde de kullanılmaya devam etmektedir.


mumya001_1102_1_.jpg

20060210124549tomb_1_.jpg

20050309104840tut_egypt_203_1_.jpg

311130_mummy5a_1_.jpg

piramitler_1_.jpg

thoth__1_.jpg

horusxx1_1_.jpg

sphinx_1_.jpg

gizeh6_1_.jpg

hermes5_1_.jpg


Arkaik Dönem Yunan Heykel Sanatı

Arkaik, sanat tarihinde, herhangi bir uy­garlık sanatının ilk evresi; olgunluk ça­ğına geçmeden evvelki başlangıç dönemi demektir.

Arkaik dönem Yunan heykelleri, Mısır ve Mezopotamya heykelleri gibi hareket­siz, frontal ve katı görünüşlüdür. Ancak, Mısırlılar kol ve bacaklara kısmen hareket getirmiş ve yüzü canlandırmışken; Yunan­lılar bunu gövdede de başarabilmişlerdir.

Formlar sade, figürler sert ve stilize edilmiş gibidir. Ancak, etkili bir ifa­deye sahiptirler. Bazı eleştirmenler, mimarîde oldu­ğu gibi, heykelde de Dor (Girit-Pelo-penes) ve İyon (Anadolu) ekolü ayrımı yapmaktadırlar. Birinci ekolde iri ya­pılı, adaleli ve çıplak erkek heykelleri ön plândadır. Özenle işlenen vücudun organları arasında bir uyum sağlanma­ya çalışılmıştır.

Delfı’de bulunan “İki Delikanlı Heykeli”, bu tipin özgün örneklerinden biridir Sisam’da bulunan bir kadın heykeli ise İyon ekolüne dahil örnekler ara­sındadır Elbisesi ve ay­rıca omuzlarından beline dek sarkan bir örtüsü vardır.

M.Ö. VII. yy. sonlarında ve VI. yy.’ın ilk yarısında Atina’da her iki ekole ait heykeller bulunmaktadır. Bunların vücutları daha yumuşak ve daha yuvarlak biçimde işlenmişlerdir. Çehrelerine dolgun ve oval bir şekil kazandırılmıştır. VI. yy.’in ilk yarısında, Atina Akropol’ündeki bazı binaların alınlıkları kalkerik taş heykellerle süslenmiştir. Bunlar boyarımışlıkları ve hareketlilikleriyle dikkati çekmektedir.

MÖ. VI. yy.’in ikinci yarısında, çoğunluğu kadınları tasvir eden mer­mer heykeller de, uzun etekli bir entari içinde yapılmışlardır. Saçlar özenle ta­ralıdır. Dudak uçlarının hafifçe yukarı kaldırılmasıyla, yüzlerine tebessüm ifadesi verilmiştir. Yunan heykelinin Arkaik devresi hakkında ayrıntılı bilgimiz yoktur. O dönemde mimarî üslûp bakımından do­ruk noktasına ulaştığı hâlde, heykel sanatı aynı düzeyde gelişmemiştir.

Mi­marî ve heykeltı­raşlık arasındaki eşitsizliğin sebebi, heykeltıraşların sert taşlan istedik­leri gibi işleyebil­mesini sağlayacak teknikten yoksun olmalarıdır. Bu du­rumda sanatçı, ta­şın kendi doğal ni­teliklerinden fayda­lanarak, onu olabil­diği kadar üstün bir şekle sokmaya ça­lışmıştır.

Buzağı Taşıyan Adam heykelinde malzemeye (taşa) uymak zorunda kaldığı kolaylıkla iki kol ile adamın başı, heykele büyük boyutlu bir alçak kabartma havası ve­recek kadar gövdeye yakın tutulmuş­tur. Bu demektir ki, sanatçı taşı fazla oymaya cesaret ya da imkân bulama­mıştır. Ağız dışarıya fırlamış, burun ve gözler taşın yontulmasından çok, oraya sonradan eklenmiş gibi durmaktadır. Kompozisyon tamamen cepheden ve diktir. Heykele bakıldığın­da, kare etkisi bırakan bir çalışma yapıldığı görülmektedir.

Resim: Buzağı Taşıyan Adam (MÖ. VI. yy. baş­ları). Atina Akropolü ‘nde bulunmuştur.

Harran ın Uygarlık Mırası

Harran’ın Uygarlık Mirası

Günümüzde Anadolu medeniyetleri dediğimiz zaman aklımıza Harran ender olarak gelir. Coğrafyamızda Harran adeta unutulmuş bir noktadır. Oysa uygarlık tarihinde çok büyük rolü olan son derece önemli bir yerdir. Göbeklitepe’de 11,500 yıllık bir mabedin bulunduğunu ve Balıklıgöl’de 13,500 yıllık dünyanın en eski heykelinin bulunduğunu söylesek belki de şaşarsınız. Harran Üniversitesi Doçenti A. Cihat Kürkçüoğlu’ya göre uygarlık tarihi (Harran’dan 45 kilometre mesafede olan) Urfa’da başladı. Mısır ve Sümer uygarlıklarının yaklaşık olarak 5,000 yıl önce başladığını düşünürsek bu yeni arkeolojik keşiflerin tarih anlayışımızı nasıl sarstığını anlayabiliriz.

Harran şehrinin M.Ö. 2000 yılında Ur şehrinin bir ticari kolu olarak kurulduğuna inanılır. Harran’ın Sümerce veya Akatça kervan veya geçit yeri anlamına gelen “Harran-U” kelimesinden türediği düşünülmektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrahim ana yurdu olan Ur (bunun Urfa olduğunu iddia edenler de var) şehrini terk ettikten sonra bir süre Harran’da kalmıştı. Ayrıca Harran ismini Hz. İbrahim’in kardeşi Haran’dan aldığına dair iddialar varsa da bunun isim benzerliğinden başka bir kanıtı yoktur. Tevrat’ta ayrıca Hz. İbrahim’in babası Terah’ın Harran’da ölüp gömüldüğü, Hz. İbrahim’in aile fertlerinden bazılarının bu şehri bırakıp ayrıldıktan sonra oğlu İsak’a bir gelin temin etmek için bir hizmetkârını bu şehre gönderdiği kaydedilmiştir.

Bir zamanlar güzelliği ve özgün mimarisiyle dillere destan olan Harran şehri, her ne kadar günümüzde harabeyse de, dünyanın ilk şehirlerinin, ilk mâbetlerinin olduğu ve tarımın ilk başladığı önemli bir bölgede inşa edilmiştir. Dünyanın en eski üniversitesi de bu şehirde bulunuyordu. Dünya ve ay arasındaki mesafeyi ölçen Al-Battanai, astronomi ve matematik üzerinde eserler bırakan ve birçok eski Yunan klasiği ve bilimsel eseri tercüme eden Thabit ibn Qurrah, fizikçi ve kimyager Jabir ibn Hayyan gibi daha birçok bilim ve düşünce adamı Harran okulunda yetişti.

Moğol İstilasında Yıkılan Harran Üniversitesinin Harabesi

Hıristiyanlığın dünyada hızla yayıldığı bir zamanda, Harran eski dinlerinin son sığınağı olarak biliniyordu. İskenderiye’deki bilim yuvaları bu yeni dine teslim olup sönmeye başlayınca ve artık Doğu Roma İmparatorluğunun resmi dini olan Hıristiyanlık, akademileri ve felsefe okullarını kapattığında, bu merkezlerden ayrılan filozoflar Harran’a sığınmaya başladılar. Bu kişiler burada kitaplarını ve öğretilerini rahatça muhafaza edebilmişlerdi. Daha sonra bu kitapların bir çoğu sözüm ona “Harran Sabiileri” tarafından Arapça’ya tercüme edilerek erken dönem İslam’da bir bilim çağının doğmasına katkıda bulunmuştu ve sonradan bazıları manastırlarda muhafaza edilen bu eserler Batıya sızdı ve direkt olarak Rönesansa sebep olmuştu. Daha sonra Batıda Gülhaçlılar gibi yeraltı örgütler, devlet, din ve bilimde reform için mücadele etmişti. İlginçtir ki Gülhaçlıların 1615’te beyan ettikleri manifestoda kökenleri bir Sabii bilim merkezi olduğu sanılan ve Arap yarımadısında adı “Damkar” diye geçen bir yerdi. Ömer tecimer’in Gül Haç eseri Batı uygarlığını ve demokratik kurumları oluşturmakta Gül Haçın rolünü açıklamıştı. –

Anadolunun ilk kilisesi ve ilk camisi burada inşa edildi. Ancak Harran’ın en ünlü dini Sabiilikti.Yıldızlara taptıkları söylenir. Hem Yahudi, hem de İslami kaynaklara göre Hz. İbrahim de onlardandı ve Güneşin ve Ayın batmasını tefekkür ettikten sonra tek bir Tanrı olduğuna kanaat getirmişti. Harran’da Ay tanrısı Sin’e ait bir mabet vardı. Söylentiye göre yedi gezegene adanmış yedi şehir vardı ve Harran Sin’e adanmıştı. Yıldızlara dayalı böyle bir inancın, insanoğlunun en eski dini olma olasılığı vardır. Dünyanın birçok yerinde Stonehenge ve piramitler gibi nerdeyse tarih öncesi taş yapıtlar gezegen, güneş tutulması, mevsim ve yıldız hareketleri gibi çok ince astronomik hesaplara göre tanzim edilmişti. Bütün bunlar makrokozmos ve mikrokozmos (küçük evren, insan) davranışları arasında bir birlik öngören astrolojinin kaynağını oluşturmaktaydı Ayrıca evren sırlarını keşfetmek ve evrenle bütünleşme derin duygusuna dayanıyorlardı.

639 yılında Harran İslami hakimiyet altına girdi.Halife Marvan (744-750), Harran’a yerleşti ve Umayyad İmparatorluğunu Şam’dan Harran’a getirdi. 830 yılında Halife al Ma’mum Bizans seferine giderken Harran’dan geçmişti. Harranilere dinlerini sorduğu kaydedilmektedir. Onlar “Biz Harranileriz” dediklerinde ve Müslüman, Yahudi veya Hıristiyan olmadıklarını belirttiklerinde, kendisi seferden dönünceye kadar Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik veya Sabiilik arasından birini seçmeleri gerektiğini söyledi, çünkü “Kitaplı” dinlerden biri değilseler putperesttirler ve putperestlerin kanlarını dökmek caizdir. Bu durumdan telaşlanan Harranilerden bazıları Müslüman veya Hıristiyan olurken, kurnaz biri kalanlara “Biz Sabiiyiz” demelerini önerdi ve bu şekilde Pagan Harraniler varlığını yüzlerce yıldır sürdürebilmişlerdi, ta ki 1251 yılında Moğol istilâsında Harran yerle bir edilene dek.

Harran okulu birçok kaynaktan beslendi. Kökleri Keldani ve Mecusiydi. Muhtemelen yok olmaktan kurtardıkları bazı eski Yunan elyazmaları bağırlarına basmışlardı. Ancak aynı zamanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’dan etkilenmişlerdi. Hermes Trismegistus’ü (“üç kez yüce”) peygamberleri ve Corpus Hermeticum’u (Hermesçi yazılar külliyatı) kutsal kitapları olarak kabul etmişlerdi. Hermes Trismegistus’un kadim çağlarda yaşayan büyük bir bilge olduğuna inanılırdı. Belki de ilk hiyeroglifleri çıkartan, hekim ve mimar Imhotep’tir. Onun bilim, tıp, teoloji, etik, astroloji, simya ve maji üzerinde bir sürü kitap yazdığı söylenirdi. Hermeticum’da öğretiler mistik vizyonlar ve sembolik anlatımlar şeklinde kendini göstermekteydi. Hermes Trismegistus, Yunan tanrısı Hermes ve Mısır tanrısı Thoth veya Tehuti ile eşleştirilmiştir. Ancak Corpus Hermeticum’da bir tanrıdan ziyade ilahi sezgilerle esinlenmiş bir bilge olarak gözükmekte. Ayrıca Tevrat’ta Enok veya Hanok, Kuran’da Hz. İdris ile eşleştirilmiştir. Hermeticum’un tektanrıcı öğretileri sayesinde Harraniler gerçekten kendilerinin “Kitaplı dine” mensup olduklarını rahatlıkla söyleyebilmişlerdi. Ancak kendilerini kuratarmak için isimlerini kullandıkları gerçek “Sabiiler” aslında Vaftizci Yuhanna’nın takipçileri Irak’taki Mandenler olduğu düşünülmektedir.

Moğol İstilasında Yıkılan Harran Üniversitesinin Harabesi

İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra, 1460 yılında Florensa’nın hükümdarı Cosimo de’ Medici’nin eline ender bir elyazması geçmişti. Bu Bizans İmparatorluğunun çöküşünden sonra İstanbul’dan kaçırılan ve Rönesansı besleyen birçok yazmalardan biriydi.Yaşlı Medici o sıralarda Platon’un eserlerini tercüme etmekte olan Marsilio Ficino’ya hemen elindeki eseri bırakıp, bu yeni eseri tercüme etmesini söyledi. Bu eser olası olarak Harran’dan Bizans’a el değiştiren Corpus Hermeticum’du. Eser Batıda büyük yankılar uyandırdı. Hatta Corpus Hermeticum’un Kitabı Mukkades külliyatına ilave edilemesi bile teklif edilmişti. Ancak bir süre sonra Yunanca dilince yazılı bu eserin kadim olmadığı ve Hıristiyan unsurları taklit eden bir Yeni Platoncu eser olduğu iddia edilince gözden düşmesine neden oldu. Ancak bu Batıda birçok Hermeşçi akımların türemesini durduramadı. Günümüzde Nag Hamada’da bulunan Mısır yazıtlarında aynı Hermesçi temaları işlemesi ve yeni bazı araştırmalar, Corpus Hermeticum’un Mısır kökenli olduğu tezleri güçlendirmektedir.

Bir bilgi kültü olarak Hermesçiliğin, binlerce yıllık kültür ve bilim zenginlikleri kendi bünyesinde toplayan ve topluma kazandıran Harran’da sürdürülmesi ilginçtir. Harranlılar bir zamanlar tüm dünyayı saran kayıp bir bilgeliğin son varisleri olabilir mi? Atatürk’ün ortaya koyduğu Güneş Kültü kuramında ve İslam’da oruç ve namaz gibi birçok özelliklerinde Sabiilerin önemli bir rolü olduğu da biliniyor. Örneğin İslam’da 19 ve 99 sayılarının kökeni ay ve güneş takvimlerinin birbirine denk geldiği yıl sayısıdır.