Mısır Tanrıları

Her yıl binlerce turist Eski Mısır döneminden kalma,zamana karşı koymuş anıtları ziyarete gelir.Büyük taş tapınaklar,bugün yok olmuş bir tapınağın girişini bekleyen dev Memnon heykelleri,zengin biçimde süslenmiş mezarlar Eski Mısırlılar’ın tanrılarına olan bağlılıklarını ve ölümden sonraki yaşama olan inançlarının ispatıdır.Ama kendi hayatlarına dair neredeyse herşey,topraktan yapılma evler ve saraylar yok olmuştur.

Mısırlılar,her tanrının görev ve gücünü açık bir şekilde tanımlamak veya kendilerini bu tanrılara bağlayan bağları hassas biçimde kurmak için uğraşmazlardı.Mısır tanrıları üstün kişiliklerdi.Onlar insanlardan önce yeryüzündeydi ve insanın sahip olamayacağı ölçüde büyük bir güce sahiplerdi.

Eski Mısırlılar,dünya işlerinin düzgün işleyişinin tanrıların keyfine bağlı olduğuna inanırlardı.O halde,onlarla en iyi ilişkileri kurmak gerekirdi.Bu da tanrılarla ilişki kurabilen tek kişi olan ve kendisi de yeryüzündeki tanrı,yaşayan Amon olarak kabul edilen firavunun göreviydi.Firavun her gün tanrıya yemekler sunar,gizli odada duran ve tanrıyı temsil eden heykeli yıkar ve dğiştirirdi. “Oğlu”nun iyi hizmetlerinden memnun olan tanrı ona karşılık olarak “sonsuz hayat,güç ve sağlık” verirdi.Firavun böylece tanrılarca Mısır’ın refahının vaat edilmesini tek başına sağlardı.Bununla birlikte firavunun her gün,imparatorluğun her köşesindeki tapınaklarda bulunması imkansızdı.Onun yokluğunda şehir sakinleri sırayla bu kutsal hizmeti üstlenirdi.

AnubisBaboon BastButoPtah

RaSekmeth

Mısır Tanrıları Soy Ağacı

AMEN(Amon,Amun,Ammon,Amoun)

“Amen” “sakli olan” demektir.Teb’in bas tanrisidir.Esi Ame -net’le birlikte ilk tanrilardan biridir.Kutsal hayvanlari kaz ve koçtur.Orta Krallik döneminde sadece yerel bir tanriydi ama Tebliler Misir’a hakim olunca Amen önemli bir tanri oldu.18.Hanedan’dan itibaren Tanrilarin Krali oldu.Ünlü Amen tapinagi Karnak,dünyanin en büyük dinî yapisidir.Yeni Krallik boyunca Amen’in esi Mut olarak kabul edildi.Bu ikilinin çocugu Ay tanrisi olarak bilinen Khons(Chons)’tur.

AMEN-RA(Amon-Re)

Amen rahipleri tarafindan Yeni Krallik’a geçisi saglamasi için tasarlanmis karma bir tanridir.Bu Amen’in gücünü Ra’ya yansitir (veya tam tersi)

ANUBIS(Anpu,Ano-Oobist)

Anubis,Nephthys ve Seth’in(bazi efsanelere göre Osiris ve Isis’in) ogludur.Çakallarin mezarlar etrafinda dolasmasi nedeniyle çakal basli Anubis ölümle birlikte anilmistir.Ölen Osiris’i mumyaladigi için mumyalama tanrisi olmustur.Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.Bu yüzden mumyalamayla görevli kisiler Anubis maskesi takarlar.Ölen kisi diger dünyada yargilanirken ona yardim eder.

ANUKET

Yukari Misir’da,Elephantin yöresinde Khnum ve Sati’nin kizi olarak bilinir.Kutsal hayvani ceylandir.Kus tüyleriyle kapli bir taç giyer ve soguk su tanriçasidir.

APIS

Sadece hayvan olarak çizilen ender tanrilardan biridir.Egemenlik alani Memphis’ti.Verimliligi temsil ederdi.Basinda günes diski ve uraeus yilani bulunan bir boga olarak çizilmistir.

ATEN

18.Hanedan zamaninda IV.Amenhotep tek tanri olan Aten’i yaymaya çalisti.Hatta adini da Akhenaten(Aten’in sevgilisi) olarak degistirdi.Aten her isininin ucunda bir el olan bir Günes olarak çizilirdi ve hayati temsil ederdi.Daha sonra Tutankhamon Misir’da Aten inanisina son verdi.

BAST(Bastet)

Bir Delta sehri olan Bubastis’te ortaya çikan kedi tanriça.Kediler evde beslenmeye baslandiginda önemli bir tanri oldu.Aslan tan- riça Sekhmet’in olumlu yansimasidir.

EDJO

Yukari Misir’da Nekhbet’in esi olarak bilinen,Asagi Misir’in sembolü ve koruyucusu olan Delta’daki yilan tanri.Firavunun tacinin bir parçasidir.

GEB(Seb)

Shu ve Tefnut’un oglu,Nut’un esi olan Dünya Tanrisi.Kutsal hayvani ve sembolü kazdi.Yesil ve siyah derili bir adam olarak çizildi(Bitkilerin ve verimli Nil çamurunu renkleri).

HATHOR(Het-Heru,Het-Hert)

Eski zamanlardan beri tapilan inek tanri.Ismi “uzaktaki ev” veya “Horus’un evi” anlamina gelir.Gökyüzüyle baglantilidir.Edfu’da Horus’un esi olarak bilinir.Teb’de ölüm tanrisidir.Ama genel olarak ask,nese,dans,alkol tanrisi olarak kabul edilir.

HORUS(Hor)

Misir’in en önemli tanrilarindan biri,Osiris ve Isis’in ogludur. Çocuklugu boyunca Harpocrates(Hoor-Par-Kraat) ismini tasidi. Hain amcasi Seth’den babasini intikamini aldi ve tüm firavunlarin koruyucusu haline geldi.Yukari Misir’în patron tanrisidir.Seth’in Asagi Misir’in patron tanrisi olmasi nedeniyle Horus ve Seth’in savasi,Asagi ve Yukari Misir’in savasi haline gelmistir.Behdet’te “Behdet Horus’u” olarak bilinir ve kanatli bir günes diski olarak temsil edilir.

ISIS(Auset)

En önemli tanrica;anneligi,tedaviyi ve büyüyü simgeler. Evrendeki en güçlü büyücüdür.Ra’nin kendisinden Ra’nin gizli adini ögrenmistir.Osiris’in karisi Nephthys’in ikiz kardesidir. Horus’un annesi,Horus’un oglu Amset’in koruyucusudur. Isis Horus’u çocuklugu boyunca Seth’ten korumustur.Egemenlik bölgesi Abidos’tur.

KHNUM

Antinoe ve Elephantin’de koç basli bir adam olarak bilinir. Esi çesitli hikayelere göre Sati,Heqet veya Neith’dir.

KHONS(Chons)

Muhtesem Teb üçlüsünün üçüncü üyesidir(ebeveynleri Amen ve Mut’la birlikte.)Ay tanrisi olarak bilinir.Karnak’ta ona adanmis bir tapinak vardir.

MAAT

Adalet tanriçasi.Ismi “Adalet”,”Evrensel Düzen” anlamina gelir. Kafasinda bir devekusu tüyü tasir.Bu tüy diger dünyada, Osiris’in mahkemesinde,ölünün kalbi karsisinda bir terazide tartilir.Bu tartilmaya göre ölünün ruhu cezalandirilir veya ödüllendirilir.

MONTH(Mentu,Men Thu)

Amen yayginlasmadan önce Teb’deki ana tanri.Sahin basli bir insan olarak betimlenmistir.Savas tanrisidir.

MUT(Auramooth)

Amen’in karisi,Khons’un annesi.Ismi anne demektir.

NEFERTUM

Ptah ve Sekhmet’in genç ogludur.Taç giymis veya bir nilüferin üzerine oturmus bir genç olarak çizilir.

NEITH(Net,Neit,Thoum-aesh-neith)

Çok eski bir savas tanriçasidir.Deltada zekilik tanriçasi olarak bilinir.Yunan mitolojisindeki Athena’yla eslesir.Duamutef’in koruyucusudur.Timsah tanri Sobek’in annesidir.

NEKHBET

Yukari Misir patron tanriçasidir.Ikonografide bir akbaba olarak betimlenir.Kral ve kraliçenin tacinin bir parçasi,Edjo’nun esidir.

NEPHTHYS(Nebt-het)

Geb ve Nut’un en küçük çocugu,Seth’in karisi,Anubis’in anne- sidir.Seth Osiris’i öldürdügünde onu terketmis,Osiris’in canlanmasi için Isis’e yardim etmistir.Hapi’nin koruyucusudur.

NUT(Nuit)

Geb’in esi,Shu ve Tefnut’un kizidir.Gökyüzü tanricasidir.Yesil derili ve vücudu yildizlarla kapli bir kadin olarak resmedilmistir.

OSIRIS(Ausar)

Ölülerin koruyucusu ve yargilayicisidir.Abidos’da hüküm sürdü.Nut ve Geb’in ilk çocugudur.Ra dünyayi terk ettiginde dünyayi yönetmeye basladi ama Set onu öldürdügünde Isis onu tekrar canlandirdi.Böylece Osiris yeralti dünyasinin hükümdari oldu.Oglu Horus onun intikamini Seth’le savasarak ve onu yenerek aldi.Basindaki sapka Yukari ve Asagi Misir’in birligini simgeler.

PTAH

Memphis’te Dünya’yi yarattigina inanilir.Bazi efsanelere göre Thoth’un emirleri altinda çalistigina ve cenneti ve dünyayi yarattigina inanilir.

RA

Günes tanrisi ve “Yaratici” olarak bilinir.Sahin basy nedeniyle bazen Horus’la eslestirilir.Hakimiyet merkezi bugünkü Kahire olan Annu’ydu.5. Hanedan’dan dan itibaren firavunlara “Sa-Ra” (Ra’nin oglu)ünvani verildi.Shu ve Tefnut’un babasidir.

RA-HORAKHTY(Ra-Hoor-Khuit)

Karma tanri.Ismi”Ufuklarin Horus’u olan Ra” demektir.

SATI

Elephantin’de hüküm süren tanriça,Khnum’un esi ve Anuket’in annesidir.

SEKER

Isik tanrisi,ruhlarin yardimcisidir.Memphis’te Ptah’la eslestirilir. Sahin basli mumyalanmis bir adam olarak çizilir.

SEKHMET

Aslan tanriça.Memphis’te Ptah’in esi olarak bilinir.Ra’nin yarattigi Sekhmet,dogruluk tanriçasi olarak da bilinir.

SELKHET(Serket,Serqet)

Kafasinda zehirli bir akrep bulunan güzel bir kadin olarak çizilmis-tir.Kadinlara dogumda yardimci olur,akrep tarafindan sokulan insanlarin hayatini kurtarir.Isis’i Seth’ten korumak için Seth’e yedi akrep göndermistir.Qebhsenuef ‘in koruyucusudur.Tutankhamon’ un mezarindaki heykeli çok ünlüdür.

SET(Seth)

Eskiden Asagi Misir’in patron tanrisi olan Seth firtina ve çöl tanrisi olarak bilinirdi.Kardesi Osiris’i öldürerek Osiris’in oglu Horus’un,Isis’in ve Nephthys’in düsmanligini kazandi.Horus’la yaptigi savaslar,ayni zamanda Asagi ve Yukari Misir’in savasi oldu.Bu savasin sonunda Horus’a yenilerek çölde ta?amaya mahkum oldu.Misir’i çöllerden gelen yabancilardan koruduguna inanilir.

SHU

Rüzgarin ve atmosferin tanrisi.Ra’nin oglu ve Tefnut’un kocasi.

SOBEK

Arsinoe(Crocodilopolis)’de yasayan timsah tanri.Sobek 4 elementi de temsil ederdi(Ra’nin atesi,Shu’nun havasi,Geb’in topragi,Osiris’in suyu).Ölüler Kitabi’nda Sobek’in Horus’un dogumuna yardim ettigi,dolayisiyla Seth’in yenilmesine yardimci oldugu yazar.

TEFNUT

Bulutlarin tanriçasi,Ra’nin kizi ve Shu’nun esidir.Kutsal hayvani olan aslan basli bir kadin olarak çizilir.

THOTH

Ay’in,zamanin ve yazinin tanrisi.Esi Maat’tir.Thoth’un sekiz çocugundan en önemlisi Amen’dir.Hieroglifleri icat ettigine inanilir.

THOUERIS

Hippopotam tanriça.Verimlilik sembolü.Çocuklarin dogumuna yardim eder.Esi Bes’tir.

HERU-RA-HA

Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-Par-Kraat’tan olusan karma tanri.Ismi “Horus ve Ra’ya sükür” demektir.

Üçgen şeklindeki UFO’lar ve Piramitler

Selamlar,

Ucgen seklındekı ufo’lara pek alısık degılız. Genelde Ufo’ların disk seklinde oldugu, bu tip ufoların ardından da kure, silindir seklindeki ufoların zaman zaman karsımıza cıktıgını bılıyoruz. Insan ister istemez ufonun geometrik seklinden dolayı pıramıtlerle bagdastırıyor. Isın acıkcası stargate filimini seyrettikten sonra acaba mı dedim ? neden olmasın ? Soyle dusunun hayatında teknolojının t si ile tanısmamıs ilkel bir suru kabile var. Bır gun boyle bır kabılenın ustunden rotasını degıstırmıs bır ucak gecmıs. Kabıle fertlerı merakla, saskınlık ıcınde ucagı seyretmeye baslamıslar. Hemen aralarında ucaga kendılerınce buldukları, dıllerının dondugu, kulturlerının yettıgı kadar ısım bulmaya calısmıslar. Kımısı ” gurultulu kus ” demıs kımısı ” buyuk demır kus ” demıs kımısıde hepsını bırlestırerek ” gurultulu buyuk demır kus  ısımlerını takmıslar. Ama en ıyı yaptıkları sey neymıs bılıyormusunuz ? ucagı resmetmek olmus. Taslara, kayalara, agaclara ucagı resmetmısler. Eski Magra resimlerindede bu orneklere rastlayabılırız. Tabıkı su noktayı es gecmemek lazım. Eskı mısır uygarlıgının ortaya sunmus oldugum tablo kadar vahim bır durumda oldugunu belırtmek degıldı amacım. Eskı mısırlılar kendılerıne has kulturlerı, yasamları olan bır uygarlık. Eskı kabılelerden farkları neydı ? Ucgen seklındekı ufoların sayesındemı gunumuzdede hayranlıkla baktıgımız yapıların ortaya cıkmasına neden oldu ? Pekı ya tanrıları ? Onlarda uzaylı olabılırmıydı ? Ustun bılgı bırıkımı, teknolojılerı, yeteneklerı vasıfları ıle adlandırdıkları varlıklara tanrı demelerı cok yadırganacak bır durum degıl. Belkı rahıplerı, kralları, kralıcelerı uyusturucuyu cekıp cekıp hayallerınde resmettıklerı varlıklara tanrı demeye, halklarınada bunları zaman ıcınde lanse etmeye basladılar. Bunların hepsı benım ıcın varsayım. Kesın bu boyledır demek dogru degıl. Sunmus oldugum senaryolardan ilkinin gercek olma olasılıgının bu uygarlıgın sahip oldugu yuksek astronomı, matematık ve mımarı bilgısınden oturu daha yuksek oldugunu belırtmem sanırım yanlıs olmaz. Mısır uygarlıgına geldıler, zıyaret ettıler. Cesıtlı bılgıler aktardılar, derin izler bıraktılar ve gıttıler. İlk sundugum varsayımın benım ıcın neden daha kabul edilebılır oldugunu asagıdakı gerceklerle acıklamaya calısacagım. Hemde bilgilerimizi tazelemıs oluruz.

Büyük Piramid’in Mısır kübit’ine göre alınmış bazı ölçüleri, yerküre hakkında, dünyanın güneş sistemindeki yeri hakkında, sonradan, unutulup modern çağda yeniden keşfedilmiş bir hayli bilginin var olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler ancak matematik olarak ifade edilebilmektedir. Piramidin çevresi, bir yıl içindeki gün sayısını (365.24) göstermektedir. Bu çevrenin iki katı, Ekvator’da bir boylam derecesinin bir dakikasına eşittir. Eğik kenar üzerinden, tabandan doruğa ‘kadar olan uzunluk. bir paralel derecesinin altıyüzde biridir. Çevreyi yüksekliğin iki katına böldüğümüz zaman, (pi) sayısı olan 3.1416’yı bulmaktayız (Bu rakam, eski Yunanlılann bulduğu pi sayısından, yani 3.1428’den çok daha gerçektir)

Piramidin ağırlığı 10 üzeri 15‘le çarpıldığında, dünyanın yaklaşık ağırlığını vermektedir. Dünyanın kutup ekseni, doğrultusunu günden güne değiştirmekte ve böylelikle her 2,200 yılda güneşin arkasına yeni bir burcun gelmesine olanak vermektedir. ilk durumuna ancak 25.827 yıl sonra varmaktadır. Bu sayı da, 25.826.6 olarak piramidde ortaya çıkmaktadır. Bu sayıyı veren, taban köşegenlerinin toplamıdır. Büyük piramidin içinde Firavun odasının boyutlan, iki temel Pisagor üçgeninin eşidir: 2.5:3. ve 3.4.5. Oysa piramit, Pisagor’dan binlerce yıl önce yapılmıştır. Bu verilen ölçülerin, piramidin ölçü rastlantılarından yalnızca küçük bir kısmıdır.

Binlerce yil önce yapilan piramitlerde bugün bile hala binlerce sir yatmaktadir.O tarihlerde piramitleri yapan insanlar herhalde metre kavramini bilmiyorlardi.Ve bütün bunlari göz karariyla yapmalarida imkansiz.Bugün bile çok düzenli bir sekilde yapilan gökdelenlerde çok hafif bir sapma sözkonusu olabiliyor.Peki o zamanlar bunlari yapan insanlar ölçüm için ne kullandilar.Saniye mi?Arsin birimi mi?Misir endazesi mi?Bilemiyoruz.Şimdi bu piramitlerde, özellikle Gize bölgesindeki büyük piramitin çesitli oranlarda ölçümlerine bir bakalim.Bunlarin hepsi bir rastlanti mi?Olabilir.Ama bu kadar çok rastlantida insani düsündürüyor!

Piramitlerin Gizemi

Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.

Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)

Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit’in içine bıirakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

Piramit’in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

Bitkiler Piramit’in içinde daha hızlı büyürler.

Piramit’in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.

Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit’in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.

Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.

Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur

Büyük Piramitin açilari,Nil’in delta yöresini iki esit parçaya bölerler.

Gize’deki üç piramit aralarinda bir Pitagor üçgeni olacak sekilde düzenlenmislerdir.Bu üçgenin kenarlarinin birbirlerine göre orani 3:4:5′dir.

Büyük Piramitin tabininin yüzeyi,anitin yarisinin iki katina bölündügünde pi=3,14 sayisi elde edilir.

Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü,piramit yüksekliginin karesine esittir.

Büyük Piramit,dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer aliyor.

Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek insa edilmistir.

Piramit dev bir günes saatidir.Ekim ortasiyla Mart basi arasinda düsürdügü gölgeler mevsimleri ve yilin uzunlugunu gösterirler.Piramiti çeviren tas levhalarin uzunlugu bir günün gölge uzunluguna esittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstinde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yilin uzunlugu yanlissiz olarak saptanabiliyordu.

Büyük Piramit’le dünyanin merkezi arasindaki uzaklik,Kuzey kutbuyla arasindaki uzakliga esittir ve kuzey kutbuyla dünyanin merkezi arasindaki uzakliga esittir.

Piramitin yüksekligiyle,çevresi arasindaki oran,bir dairenin yari çapiyla çevresi arasindaki oranin dengidir.Dört kenarlar dünyanin en büyük ve çarpici üçgenleridir.

Gizde’den geçen boylam,dünyanin denizleriyle anakaralarini iki esit parçaya böler.Bu boylam ayrica,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluguna ölçümünde dogal sifir noktasini olusturur.

Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunlugunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.

Gize piramitleri tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır.

Kefren Piramidi Gize piramitleri dünyanın en büyük piramitlerdir. Bunlarla birlikte ve Mısır’da yüzlerce irili ufaklı piramit mevcuttur. Gize piramitlerini diğerlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamış olmasıdır.
Keops’un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahip.

Kefren piramidinin dış yüzeyinde yer alan kaplamalar bugün sadece tepesinde görülebilmekte.

Gize piramitlerinden İçi ziyaret edilebilen tek piramit olan Kefren piramidinin mezar odası.
Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar: Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklasık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000km)

Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor. Keops Piramidinin Taban cevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyor.

62 metre yüksekliği ile Gize Piramitleri içerisinde en küçüğü olan Mikerinos Piramidi Kefrenin oğlu için yaptırılmış.

Piramitler hala yapımları esnasında ki gizi korumaktalar. İşçilerin olağanüstü bir çabayla günde 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek keops piramidinde yer alan yaklaşık 2.5 milyon metreküp taş, 250.000 gün, yani yaklaşık 664 yılda yerleştirilebiliyor. Oysa piramitler 20 ila 30 yıl arasında bir sürede tamamlanmıştır..

Tek kelimeyle muhtesem degil mi ?

Antik Yunan Tiyatrosu

Siyasal ve Toplumsal Ortam
– ( İ.Ö. VII.yy.) Aiskhylos’un doğmasından yüz yıl kadar önce Atina’nın soylu aileleri içinden bir kaçı (belki de Tanrı’dan geldiklerine gerçekten inandıklarından) siyasal gücü yalnız kendi ellerinde tutmak istiyorlardı. Ama yapamadılar; günün birinde, iki tekerlekli savaş arabalarından kılıç sallayan bu soyluları, iyi silahlanmış çiftçiler alaşağı edince egemenliklerini yitiriverdiler.
– Kent devletlerinin yönetimlerinin sürekli olmamasına bir neden; devleti yönetmekte kendini en yetkili sayan kişilerin durmadan birbirini devirip tiran olmalarıydı. Bir tiran genellikle, alt sınıfların içinde bulundukları duruma olan hoşnutsuzluk duygularını kullanıp onların yardımıyla yönetimi ele geçirdikten sonra en önce onları ezmekte gecikmeyen, aç gözlü bir soylu olurdu. Tiran, yanında para ile tuttuğu askerleri ona bağlı kaldıkları sürece mutlak gücü olan bir kimseydi. O kent devletinin yasasıyla başa geçtiği halde , başa geçtikten sonra kendini o yasanın üstünde sayardı. Bunun için de birisi ondan kendi adına hesap soruncaya kadar istediğini yapardı.
– İ.Ö. 560 yılında başa geçen Peisistratos, sosyal adalet duygusu olan, zorbalığı sevmeyen biriydi. İki kez sürgüne gönderildi.,yeniden geldi,çevresinde iyi bir askeri güç toplayarak ülkeyi on yıl yönetti. Soylu,tüccar ve köylü sınıflarını ekonomik yönden birbirine daha yakın duruma getirebilmek için köylüye toprak dağıttı. Ticareti destekledi ve devlet ekonomisini düzeltti.
Dionysos’a olan tapınmayı bütün gücüyle destekleyerek kültür yaşamının halk arasında yaygınlaşmasına çalıştı. Büyük Dionysos şenliği ile büyük tragedyaların yazılmasına yol açmış oldu.
İ.Ö. 527 yılında Aiskhylos’un doğumundan iki yıl önce öldü. v Ardından yönetime oğlu Hippias geçti. Babasının tersine ülkeyi alışılmış bir tiran olarak yönetti.
İ.Ö. V.yy. ortalarında Atina’nın yönetimi yine düzeldi. 0 yıldan fazla Atina’yı yöneten Perikles aranan bir demokratik düzen kurdu. Bu düzenin bir sonucu olarak yöneticiler halk arasından seçilmeye başlandı ve halk kendi içinden seçtiği yöneticilerini daha iyi denetleme yoluna gitti.
Sophokles’in bugün elimizde kalan yedi oyunundan dördü, Euripides’in iki ya da üç oyunu bu sıralarda yazılmıştır.
Atina devleti sınıflı bir toplumdu: En üstte; Kentin siyasal yaşamına katılma hakkı olan vatandaşlar ( bu doğuştan kazanılan bir haktı)
Ortada; Metekler ( yani o kentte oturan ve ticaret yapan yabancılar) En altta; Köleler ( köleler savaş esirleri olup daha çok Lavrium’daki gümüş madenlerinde çalıştırılırlardı.)
Demokrasi olmasına karşın kölelik… ( Bu, o dönemde herkese, hatta kölelerin kendilerine bile doğal gelen bir durumdu.)
Aristoteles bile insanların değer yargılarını; erkek,kadın,köle olarak saptıyordu. İ.Ö.V.yy. bitiminde halk daha bilinçli duruma geldi. Tanrılar, kurbanlar,kahramanlar,öçler ve heyecan verici olağanüstü olayların yerini tiyatro yapıtlarında daha gerçekçi durumlar aldı.

ATİNA’DA DİONYSOS ŞENLİKLERİ

Hem dinsel kaynaklarıyla hem de kent gelenekleri bakımından, tiyatro Atinalıların yaşamında önemli bir yer tutuyor. Ama gündelik bir iş değil, her yıl belli günlerde oynanıyor.
Dionysos adına yapılan şenliklerden biri:
Buna Lenaea deniyor. Ocak sonuyla Şubat başında yapılıyor. Daha eski olan bu şenlikte önceleri trajediler oynanırmış, sonradan yalnızca komediler oynanmaya başlanmış.
İkinci şenlik Mart sonu Nisan başında yapılıyor. Buna Büyük Dionysia ya da Kent Dionysia’sı deniliyor. Aiskhylos ile teki ünlü Yunan yazarları bu ikinci şenliğe katılırlardı.
Başlangıçta tiyatro oyunlarını seyretmek isteyenlerden para alınmıyordu. Sonraları az bir para alınmaya başlandıysa da o parayı ödeyemeyecek kadar yoksul olanlara bedava bilet dağıtılırdı.
Oyuncuların ücretlerini devlet verirdi. Her oyunun sahneye konması, oynanması için gereken masrafları zengin vatandaşlardan biri üstüne alırdı. Buna CHOREGUS denirdi.
Kent Dionysia’sı 5 ya da 6 gün sürüyordu.
– Birinci gün; kayık biçimi arabası içinde Dionysos rahibinin önderlik ettiği bir olay düzenleniyor tanrının heykeli tapınaktan alınıp tiyatro alanına götürülüyor, kurbanlar kesiliyor. Alay sona erince sporcuların yarışları,oyunlar,çeşitli eğlenceler başlıyordu.
– İkinci, kimi zaman da üçüncü günleri Dithyrambos yarışları doldururdu.
– Son üç gün, yıllık armağanlara aday gösterilen tiyatro oyunlarınındı. İ.Ö. V. Yüzyılda bu 3 günün her biri bir yazarın yapıtına ayrılırdı. Üç trajedi bir satir oyunu.
– Aiskhylos çoğu zaman teatralogy ( birbirine bağlı dört oyun) ya da trilogy (birbirine bağlı üç oyun)
– Sophokles ile Euripides ise her yıl dört değişik konuyu işlemekten hoşlanırlardı.
– Her yıl yarışmaya katılacak üç oyun yazarını ARCHON denilen bir yüksek memur seçerdi. Yarışmalardan sonra eleştiri başlar. Seçimle kurulmuş olan büyük yargıçlar kurulundan kura yoluyla küçük bir yargıçlar kurulu ayrılır,yıllık armağanları o kurul verirdi.
– İlk trajedi yarışmalarından sonra Atina kentinde komedi yarışmaları düzenlenmeye başlandı. Önceleri bu işe bir gün ayrılırdı. Çeşitli yazarların beş komedisi birbiri ardına oynanırdı. Sonraları her gün trajedilerin arkasından bir de komedi oynamak yoluna gidilirdi.
– Bu iki şenliğin yanı sıra üçüncü bir şenlik daha vardı. Her yıl Aralık ayında Atina’ya bağlı illerde yapılan bu şenliğe KIR DİONYSİA’sı deniyordu. Bu şenlikte yeni yazarlar denenir. Atina kenti içindeki Dionysos törenlerinde armağan kazanmış oyunlar tekrarlanırdı.

İLK DRAMATİK YARIŞMALAR

– İ.Ö. 534 yılında Peisistratos Atina’da ilk tragedya yarışmasını düzenledi.
– Bu yarışmada İkarya’lı Thespis birinci oldu.
Bu yarışmaya getirdiği yenilik; o zaman kadar alışagelinmiş koroyla söylenen ezgilere bir de solist eklemiş oluyordu.
Thespis, kendisi korodan ayrı olarak ezgisini söylüyordu ve böylece ilk kez konuşma, tiyatronun ilk oyuncusu doğmuş oldu.
– İlk kadın maskelerini oyuna getiren Koerilios’tu. Yarışmalardaki başarısını daha çok satir oyunlarında kazandığı söyleniyordu.
İyi bir üslubu olduğu söyleniyordu. Thespis’ten sonra bu yarışmayı on üç kez kazandığı söyleniyor. Ancak elimize hiçbir oyunu geçmemiştir.
– Satir oyunu türünü bulan; Pratinas’tı. Yazdığı 50 oyundan 32’si satir oyunuydu.
– Bir kadın karakteri ilk kez Frinikos oyuna soktu. Kendi döneminde çok saygı duyulan bir yazardı.Aristophanes şiirlerini övmüş ama oyun kişilerini ortaya çıkarışını alaya almıştı oyunlarında.
Kadın karakterler erkek oyuncular tarafından oynanıyordu.

BİR TANRIYA ÜÇ ÇEŞİT OYUN

Yunan tiyatrosunda üç çeşit oyun vardı: Dionysos adına düzenlenen dramatik yarışmalara 3 çeşit oyunla katılırdı yazarlar.
– Yüceltilmiş kahramanlık öyküleri anlatan, kişilerin arasına tanrıları da alabilen trajediler.
– Kahramanlık öykülerini gülünçleştiren , açık saçık hareketlere düşkün bir satir korosu olan satir oyunları (tragedya ile yakından ilintiliydi.)
– Baş karakterleri tanrılar korosu da; teke ayaklı satirlerdi.
– Konularını günlük yaşamdan alan komediler. Yunan trajedilerinin, satir oyunlarının , komedilerinin hem şarap hem de bereket tanrılarıyla ilgili yanları pek çoktur. Bu üç çeşit oyunda belli zamanlarda yapılan, bütün kenti ilgilendiren dinsel törenler de oynanırdı.
Her üçünde de sahneleri birbirine bağlayan, sırasında sahneye giren bir koro vardı. Üçü de ölçüyle şiir olarak yazılırdı.
Üçünde de maske kullanılırdı. Üçünün de bereket,bolluk,çoğalma düşünceleriyle ilintisi olduğu gerçekti.Dionysos törenlerinde oyun yerinin ortasında Dionysos heykelinin durduğu biliniyor. Dionysos öyküsünün her yıl ölüp yeşeren doğanın öyküsü, bolluğun, bereketin, doğurganlığın öyküsü olduğu ilk komedilerdeki oyuncuların taktıkları phallusların (erkeklik organı) doğadaki çoğalma gücüyle ilgili olduğu açık.

TRAGEDYA

Yunanca tragoidia’dan gelir.Tragos(keçi) ve oidie(türkü) sözcüklerinin birleşmesiyle “ keçilerin türküsü” anlamında kullanılır. Tragedya türü, tragosların şarkılarından doğdu. Antik Yunan tiyatrosunun tanımını ilk kez İ.Ö. 300 yıllarında Poetika adlı eseriyle Aristoteles yapmıştır. Ona göre; tragedya ahlaki yönden ağırbaşlı,başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklidi idi. Tragedyanın ödevi, seyirciye acıma ve korku duyguları aşılayarak “ruhu tutkulardan arıtmaktı”.
Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdi. Efsaneler geleneksel bir süsleme sanatı gibi tekrarlanmanın batağına tam düşecekken , dram sanatı bu efsanelere yeni bir soluk getirdi ve geniş bir ufuk açtı, çünkü efsanelerde idealize edilerek ya da süslenerek anlatılan olaylar ve bu olaylar içindeki kahramanlar, dram sanatı yoluyla Atina halkının özelliği ve tavrı oluverdi. Efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. Grek tragedyasının özellik gösteren düşünce düzeylerinden birisi, bugün bize yabancı kalan, gururlanma günahı ve bu günahın kaçınılmaz cezasıydı. Grekler bu cezayı tanrıça Nemesis’e bağlarlardı. Nemesis, başarıları ve zenginlikleri yüzünden tanrıları unutan insanların kırbacı, onları cezalandıran bir yüce güçtü. Grek seyircisi için hiç bir şey, gurur kadar kahramanın kötü bir duruma düşmesindeki acıya gölge düşüremezdi. Grek tragedya yazarları, oyunlarında tekrar tekrar günah-ceza kavramlarım üzerinde dururlardı. Antik tragedyadaki günah kavramı bugünkünden değişikti, bazen günah hafif olur,unu tulurdu; bazen de günahı işleyen cezaya çarptırılan değil, onun babası ya da atası olurdu. Tragedya kahramanları günahlarından dolayı vicdan azabı çekmezlerdi.

GREK TRAGEDYASININ YAPISI

Konuşmalı ve şarkılı bölümlerle kuruludur. Konuşmalı bölümler üçe ayrılır:
Prolog, yani başlangıç. Koronun ortaya çıkmasından önce söylenen bölümdü. Oyun üzerinde bazı açıklamaların yapıldığı yerdi. Bu bölüm yalnız bir kişi tarafından seyirciye doğru söylenirdi. Bir çeşit anlatıcının bölümü. Bu başlangıç bitince koro oyun alanına girer ve oyun bitinceye kadar kalırdı.
Epeisodion’lar: Bunlar koronun şarkıları arasındaki bölümlerdi. İ.Ö. V. YY. dan itibaren her oyunda üç epeisodion’un olması bir kural durumuna gelmiştir.
Eksodos: Tragedyanın bitişiydi. İlk dönemlerde koronun dışarı çıkması sırasında söylenen lirik bir şarkıydı. Bu bölümlerde tragedyanın başı, ortası ve sonu, yani bugünkü terimlerle ,serim bölümü,gelişim
( çatışam,düğüm) bölümü ve çözüm bölümü ortaya çıktı. Koronun söylediği lirik parçalar iki çeşitti:Parados: Koronun içeri girerken söylediği şarkılar
Stasima: Epeisodionlar arasında söylenen lirik parçalardı. Grek tragedyası dinsel bir tören niteliği taşıyordu. Ayrıca bir tiyatro oyunundan çok operaya ya da müzikli oyuna yakındı. Tragedyalardaki dinsel hava seyirciyi etkilerdi.
Antik tragedya ile iki düzeyde gelişirdi seyirci; oyun kişileriyle kişisel duyguya yönelirdi, koro ise bu kişisel duyguyu genelleştirir ve dinsel bir hava içine sokardı. Grek tragedyasının anahtarı, seyircide kişisel duygunun dinsel bir duyguya doğru gelişmesiydi.

ESKİ KOMEDYA

Bu tür İ.Ö. 486 yılında Dionysos adına düzenlenen şenliklerde filizlendi. Yunancada komodia,komos şarkısı anlamına gelir. Komos ise curcuna cümbüştür. Bir çok yerlerde,bağ bozumu şenliklerinde kaba güldürüler oynanırdı. Ayrıca sepetler içinde Dionysos’a adanacak kurbanlar taşınır ve üremeyi, bolluğu simgeleyen heykel büyüklüğünde bir phallus geçit töreninde yer alırdı.
Komedya, Dionysos’a düzenlenen eğlence ve kutlama törenlerinden doğmuştur. Sicilya’da Aiskhylos’un çağdaşı olan Epikarmos ilk komedyaları yazmıştır.
2 kişi arasındaki konuşmalara dayanan “mimos ”güldürü türü Sicilya’da ortaya çıktı. Komedya insanların coşkun ve gülünç yanlarını dile getirirdi. Komedyada herşey bir karikatür anlayışı içinde ele alınır. Toplumsal , siyasal her türlü olaylar karikatürün çizgilerindeki ekonomi içinde verilirdi.
Komedya yazarı, herkesi ve herşeyi olaya alacak özgürlüğe sahipti. Taşlanması gerektiğine inandığı herşey onun hedefi olurdu.
Atina’da devlet, bu özgürlüğü kısıtlamak şöyle dursun bu oyunların oynanması için ödenek ayırırdı. Bunun için de eski komedya türü, Atina demokrasisinin parlak dönemlerinde olgunlaşmış, demokrasi düzeninin gerilemesi ile birlikte o da gerilemiştir.

KOMEDYALARIN YAPISI

Prologos: Oyunun genel görüntüsünü özetleyen bir sahne vardı, iki oyuncu arasında geçerdi;oyuncular burada oyun başlamadan önceki durumu ve olayların geçeceği çevreyi seyirciye tanıtırlardı.
Parodos: Giriş şarkısını söyleyen koro oyun alanına çıkardı. Bu koro 24 kişiydi ve tiyatroya her iki yandan on ikişer kişiyle girerlerdi. Tragedya korosundan çok değişikti; giyinişleri abartılmış, gülünç ve hareketleri olağanüstü ayrıca gürültülüydü. Koro oyun biten kadar sahnede kalırdı.
Agon: Bu sahnede, düşünceleri birbirine karşıt iki oyuncu birbiriyle tartışmaya girer, çatışırlardı. Bu bölümün sonunda tartışmayı yürüten oyunculardan biri üstün çıkardı.
Parabasis: Oyuncular çıktıktan sonra koro seyircilere doğru ilerler ve onlarla konuşurdu. Bu bölümde yazar koro yoluyla seyirciler arasında oturan kişilerle atışırdı.
Eksodos: Komedyanın bitiş bölümüydü. Koro şarkısını söyler ve çekilirdi.

ORTA KOMEDYA

Grek komedyasının birinci evresi (eski komedya) ile ikinci evresini (orta komedya) birbirinden kesinlikle ayıran bir sınır yoktur. İ.Ö. 425 ile 330 tarihleri arasındaki süre içinde varolan orta komedya eserlerinde kişisel ve siyasal taşlama hemen hemen yok gibidir. Doğal olarak bu komedya türünde parabasis bölümü bulunmaz. Bu evredeki oyunlarda koro önemini yitirmiştir. Çünkü devlet bu oyunlara artık koroyu besleyecek ödeneği ayıramayacak duruma gelmiştir. Bu dönemde töre komedyasına doğru bir yöneliş başlamıştır. Orta komedyanın en önemli yazarı Antifanes’tir. Kaba çizgili aşk konusunu komedyaya getirmiş olmakla tanınır. Diğer bir önemli yazarı da Aleksis’tir.

YENİ KOMEDYA VE MENANDROS

Yeni Komedya; Büyük İskender zamanında ,aşağı yukarı İ.Ö. 330 tarihlerinde ortaya çıktı ve Makedonyalıların Yunanistan üzerindeki egemenliği boyunca sürdü.
Bu komedya ile eski komedyada görülen grotesk giysiler kayboldu. Eski komedyanın karikatür tipleri ve mitolojik kişileri de yok oldu.
O dönemde kullanılan günlük giysiler oyunlarda kullanıldı. Çok seyrek olarak bazı maskeler kullanıldı, ancak genellikle maskeler de gerçekçi bir görünüş aldı.
Atina’nın siyasi durumu oyun yazarlarını ortalama vatandaşın günlük sorunlarına, kişisel dertleşmelerine itti. Yöneticileri taşlamak, siyasal alanda herhangi bir düşünceyi ileri sürmek olanaksızdı. Para ve aşk başlıca temalar oluverdi. Aile yaşamı yazarların üzerlerinde durdukları bir konu durumuna geldi.
Yeni Komedyanın yazarları içinde en belli başlıcaları Filemon,Difilos,Poseidippos, Apollodoros ve özellikle Menandros’tu.
MENANDROS – İ.Ö. 342-292 Gözlemi ve oyun kişilerini yaratmadaki ustalığı ile övülen Menandros yüzün üzerinde oyun yazmış, sekiz oyunuyla komedyada büyük ödülü kazanmıştır.
Toplum hayatı ve kültür konularıyla ilgilenmiştir. Yaşadığı şehrin insanları onu çekiyordu, bu insanları o, büyük bir dikkatle inceledi ve oyunlarına getirdi.
Komedyaları gerçekçi idi. Mizahı burjuva seyircisinin gülümsemesi içindi. Euripides’ten etkilenmişti. İki önemli noktada onun etkisinde kaldı. Bunlardan biri, koronun geri düzeye atılıp kişileştirmeye verilen önemdi, böylece insan ve insan ilişkileri üzerinde düşünceyi getiren etkili bir tartışma ortamı yaratabiliyordu. İkincisi, Euripides’in insan üstü kahramanlar yerine gerçek insanı; olağanüstü ve ülkücü düşünceler yerine olağan ve yararlı düşünceleri, aşırı duygulu tragedyalar yerine, düşünceyi ön plana lana dramı seçmesi, ondan sonra bir çok yazarı etkilemiştir.

Menandros oyunlarını, Aristophanes’le karşılaştırdığımızda 4 önemli fark ortaya çıkar.
1. Eski komedyada izlenen parabasis bölümü tamamen ortadan kalktı.
2. Koronun görevi hemen hemen yok oldu.
3. Konuşma örgüsü yine manzum olmakla beraber araya curcunabazların şarkıları ve dansları eklendi.
4. Euripides’in başlattığı prologs ( ön oyun) ya ilk başa ya da 1. sahneden sonra kullanılmak üzere komedyaya sokuldu.
Herşeyden çok kadın ile erkek arasındaki aşk temasını işledi. Oyunlarında, para ve saygıdeğerlilik mutlu son için yeterli şartlardı. Yeni komedyanın ahlakçı olduğu söylenemez. ESERLERİNDEN BAZILARI: Kahraman,Adamcıl, Samoslu Kız Kırık Saçlı Kız, Yargı.

TİYATRO TEKNİĞİ

Koro ve Oyuncu: Koro ile oyuncunun gelişimi birbirine paraleldir. Dionysos şenliklerinde Dithyrambos okuyan korolar ellişer kişiydi. İ.Ö. 487 yılında koro on iki kişiye indi. Bunun bir nedeni, bir gösteride dört oyun ( 1 tragedya 1 satir) birden oynanma geleneği olabilir. Ayrıca 50 kişilik bir koro çok masraflı olduğu kadar, kalabalık bir koroyu çalıştırmak da çok zordu.
Koronun bütün temsil boyunca oyun yerinde kalması gerekiyordu, bu yazarlar için önemli bir sorundu. Koronun sürekli oyunda kalması , seyirciyi inandırıcı bir duruma gelmesi gerekiyordu.
İlk dönemlerde koronun çeşitli görevleri vardı. Koro, oyundaki acı olaylara ayna tutan, onları yorumlayan bir araçtı. Bir de oyunu 5 bölüme ayırıyordu.
Oyuncuların usta olmaları ve seslerini çeşitli rollere göre değiştirip ona göre hareket etmeleri gerekiyordu, çünkü bir oyuncu maske takarak çok sayıda oyun kişisini, bu arada kadını da canlandırıyordu.
Oyuncuların çok güzel şarkı söylemeleri ve gerektiğinde dans edebilmeleri önemliydi. Yüzlerindeki ifadeleri değişmeyen maskelerle ifade esnekliğini, inandırıcı hareketleri getirmesi gerekiyordu oyuncunun. Halk, oyuncuları Dionysos’un hizmetkarları sayıyordu. Bu sanatçılar askere alınmazlardı. Ayrı bir yerleri vardı toplumda. Hatta sırasında elçilik göreviyle önemli bir yere gönderilirlerdi.

Kostüm ve Maske:

Tiyatroda kullanılan esas kostüm KİTON’du ; boyundan ayak bileklerine kadar dökülüyordu. Günlük yaşamda giyilen bir kostümdü; ancak tiyatrodaki bu kostüm diğerlerinden birkaç noktada ayrılıyordu.
Grekler kadınsı görünüşte olabilir korkusuyla kolsuz kiton giyiyorlardı, oysa tiyatrodaki kostümün bileklere kadar uzanan kolları vardı.
Günlük giyinişte, bele bir kemer konuyordu. Oysa tiyatroda göğsü altından bir kuşak sarılıyordu.
Günlük yaşamdaki kiton, beyaz ya da düz renkliyken, tiyatro kostümünün üstüne biçimsel süsler ya da hayvan resimleri yapılıyordu, bu süsler de renk renkti.
Kiton’un üzerine bir pelerin atılırdı,uzunsa HİMATİON, kısaysa KLAMOS adını alırdı. Bunlar da parlak renklerle süslenirdi.
Renkler simgesel olarak kullanılıyordu. Koyu renkler acıyı, açık renkler sevinci simgeliyordu. Kraliçeler mor rengin egemen olduğu kostümler giyiyorlardı. Böylece daha ilk başta renklerle oyun kişilerinin karakterleri de ortaya konmuş oluyordu.
Oyuncular, boylarını yükseltmek için ayaklarına KOTHORNOS adı verilen yüksek tahta nalınlar giyerdi. Bunlara bazı yerlerde embates ya da okribas denirdi. Bu nalınların yüksekliği oyun kişisinin önemine göre alçak olurdu.
Oyuncunun görünüşünü abartmak için ONKOS denilen maskenin üzerine giyilen bir çeşit peruka ya da baş süsü kullanılırdı. Böylece oyuncunun boyu iki metrenin üstüne çıkardı. İnce uzun olmasınlar diye oyuncular yastıkla genişletilirdi. Bu kostüme KOLPOMA adı verilirdi.
Tek bir oyuncu maske değiştirerek çeşitli rolleri oynayabiliyordu. Maske, oyuncunun yüzünden büyük olduğu için, onbeş –yirmibin kişilik tiyatronun arka sıralarından da görünmeyi sağlıyordu.
Maskelerin büyük, açık ağzı oyuncunun sesini büyütebileceği bir megafon biçiminde yapılıyordu. Maske ifade kadar sesi de büyütüyordu.
Maskelerin yapıldığı malzeme,bez, tahta mantardı. Tragedyada 30 çeşide varan maske vardı. Orta,yaşlı ve ihtiyar adam maskeleri altı, delikanlı ve genç erkek maskeleri sekiz, uşak maskeleri üç ve kadın maskeleri on bir çeşitti.
Bunlardan ayrı olarak; tragedya ile komedya da efsane kişilerini göstermek için yapılan özel maskeler kullanılırdı. Boynuzlu Acteon, Kör Fineus,Çok gözlü Argus gibi. Irmakları,saatleri,musikiyi ve öç duygusunu gösteren maskeler de yapılırdı.
Somation:Komedyada kostümlerin altını doldurup gülünç görüntü vermek. Komedya oyuncularının kostümü kısaydı ve arkadan ,önden de doldurulunca yusyuvarlak bir görünüm alırdı. Bacaklarını saran, daracık ( bazen ten renginde ,bazen süslü) bir triko giyerlerdi. Bir de abartılmış phallus takarlardı. Komedya oyuncuları onkos kullanmazlar ama çeşitli maskeler takarlardı. Maskeler komedyada belirli tipleri ortaya çıkarmış ve bu tipler önce Roma komedyasına daha sonra Rönesans’ta, halk tuluat tiyatrolarına kadar etki etmiştir.

SAHNE TEKNİĞİ

Tiyatro binaları, açık hava yapıları olmakla birlikte, buralarda sahne gereçleri, makineler ve dekor da kullanılıyordu. Oyun yerinin gerisinde, ortadaki daha geniş olmak üzere , 3 kapı vardır.
Ortadaki geniş kapıdan oyunun kahramanı, daha doğrusu kral, tiran gibi ülkeyi yöneten kimseler girer çıkarlardı. Sağdaki kapıyı ikinci oyuncu, Soldakini de daha küçük rolü olan 3 oyuncu kullanırdı. Bu kapılar esas binaya açılırlardı. Binanın iki kanadına uzanan paraskenia adını alan koridorların biri kent merkezine, öbürü ise kentin kenar mahallelerine giden yola açılırlardı. Bu kapılar aynı zamanda değişik sahnelerin gösterilmesine yarardı. Özellikle ortadaki geniş kapı, bir iç sahne görevi görürdü. PİNAKES adını alan boyalı panolar kullanılırdı. Bunların oyunun konusu ile ilintili işlevi vardı. Dekor konusunda periaktoy adını alan, ekseni çevresinde dönen büyük prizma panolar vardı. Bunların her yüzüne değişik bir sahnenin görünüşü boyanırdı. Sahne değişimi, bu prizmaların ekseni çevresinde dönmesiyle sağlanırdı.
Ekkuklema: Yarım daire biçiminde bir yükseltiydi, bu yükselti kapılardan sığacak büyüklükteydi ve ek sahneler, taht salonu bu yükselti üzerinde gösterilirdi.
Eksostra: Tekerlekli bir yükseltiydi, ama ilkinden daha alçaktı, bunun üzerinde de bazı kısa sahneler oynanır ya da ölmüş olan bir kimsenin durumu gösterilirdi.
Mechane: Skene’nin sol yanına konulan küçük ve ilkel bir vinçti. Bu vinçle tanrılar indirilip çıkarılırdı. Theolopeion: Mechane’nin görevini yapan, biraz daha değişik bir araçtı. Bazı kimseler bunun tanrıların durduğu bir üst yükselti olduğunu söylemektedirler.
Keranos: Bir vinçti,sahne üzerindeki cesetleri kaybetmede kullanılırdı. Ayoram: Askı makinesi, tanrıları havada göstermek için kullanılırdı, bunun mechaneden ayrıcalığı iplerinin gözükmeyişiydi.
Krada: Sözlük anlamı, “incir dalı” dır. Komedyada kullanılan vinçti. Skope: Garip bir araçtı, oyun düzenini hazırlayan kimsenin ( didaskolos’un = eğitmenin) temsili seyrettiği yerdi. Fruktorian: Gözetleme kulesiydi. Distepia: İkinci kat anlamına gelir. Oyuncuları, temsili seyrettikleri, binanın çatısıydı.
Keraunoskopeyon: Yıldırım makinesiydi. Bronteyon: Gök gürlemesi sesi veren araçtı. Karon Basamakları: Oyun yeri olan orkestranın zemininden oyun yerinin altına inen basamaklardı. Buradan hayaletler ya da yer altı tanrıları çıkardı.
Anapiesmata: Mekanik olarak ruhları yeryüzüne çıkaran ilkel bir asansördü.

TİYATRO YAPILARI:

1. Klasik Dönem Tiyatro Yapısı
Koro, hem tragedya, hem de komedya için en önemli dramatik öğeydi, bunun için de çok geniş bir oyun yerinin yapılması şarttı. Tiyatro sanatının yönünü din tayin ediyordu ve bunun için de çok sayıda seyirciye yönelmesi gereken oyun yerleri gerekiyordu. Halkın rahatça seyredebileceği bir dağın eteği ve oyunun oynanacağı bir düzlük, seyir olanağını artırmak için de oyun yerinin bir daire biçiminde olması gerekiyordu. Buna orkestra deniliyordu. Oyun yerinin ortasına da Tanrı Dionysos’a adakların yapılacağı bir sunak yapıldı. Bu ilkel gösterilerin yeri, zaman geçtikçe gelişmeye başladı. Önce bayıra, seyircilerin daha oturabilmesi için tahta sıralar yapıldı. Oyun yerinin arkasına ise; oyuncuların kostüm değiştirebilmeleri için önce bir tente, sonar bir çadır, daha sonra da ahşap kulübeler kuruldu. İ.Ö. 499 yılında büyük bir kaza oldu ve tahta sırlar çöktü. Bunun üzerine seyir yeri taş sıralardan yapılmaya başlandı. Oyunun daha iyi görülebilmesi için de taş sıralar daire biçimindeki orkestranın yarıçapını saracak yolda yanlara doğru da genişletildi. Böylece klasik dönem tiyatro yapısının son biçimi ortaya çıktı. Daire biçiminde bir oyun yeri, ortada bir sunak ve yine yarım daire biçiminde oyun yerini saran seyirci yeri. İ.Ö. 465 tarihlerinde yapılan tahta skenenin yerini böylece İ.Ö. 425’te alt kısmı taştan bir yapı aldı. Taştan yapılan skene daha ayrıntılı bir yapıydı. İ.Ö. V.YY. sonunda skene iki katlı oldu. Üst kata episkenion adı verildi. Burası sahne araçlarının ve vinçlerin kullanımı için yapılmıştır.
2. kat; birinci katın biraz gerisine yapılmış olduğu için 2. katın önü “konuşma yeri” anlamına gelen logeion adını aldı. Tanrılar buradan konuşurlardı.
2. Hellenistik Dönem Tiyatro Yapıları Daha sonraki yüzyılda, oyuncular için daha yüksek bir sahne yapıldı. Bu sahne orkestradaki koroyla olan konuşmaları aksatmayacak yükseklikteydi. Hellenistik yapıların en güzel örnekleri Türkiye’nin Ege havalisindeki Dilene ve Bergama tiyatroları, Yunanistan’daki Epidauros Eretria,Oropos,Delos ve yeniden yapılan Atina’daki Dionysos tiyatrolarıdır. Hemen hepsinin tam yuvarlak biçiminde oyun yerleri vardır.
3. Roma Dönemi Tiyatro Yapıları Roma Dönemi tiyatrolarının en önemlileri Batı Anadolu’dadır. Bunlar Termesos, (Burdur havalisi) Magnesis (Manisa yakını) Miletos (Söke)ve Efessos tiyatrolarıdır.
Bu tiyatrolarda; Seyir yeri eskisi gibi kalmıştır. Oyun yeri tam yuvarlak olma niteliğini yavaş yavaş kaybetmektedir. Skene, tam yuvarlağı bir ucundan kesmektedir. Seyir yerindeki en alt sıra doğrudan doğruya orkestra ile birleşmektedir.
Skene, bugünkü sahnenin ilk biçimini almıştır. Orkestrayı kesen bölümün bir bölümü bir buçuk metrenin üstünde bir yükseklikle ikinci bir oyun yeri olması, arka planda 3 kapı ve sütunlar ortaya çıkmıştır. Grek tiyatro yapılarını Roma tiyatro binalarından ayırt eden temel özelliklerden biri,Grek yapılarının iki bölüm olmasıdır.
SOPHOKLES ( İ.Ö. 497-406)Kolonos köyünde doğdu. On altı yaşlarında Pers zaferini kutlayan bir törenin çocuk korosunda şarkı söyleyerek ve arb çalarak sahneye ilk kez adımını attı. 28 yaşında, orta yaşlara gelmiş Aiskhilos’un karşısına yarışmacı olarak çıktı ve kazandı.
Atina devletinin siyasal yaşamında önemli roller oynadı, iki kez devletin en yüksek makamı olan generalliğe atandı. Grek tragedya yazarlarının içinde, gerçeği değil, ideali yani olanı değil, olması gerekeni gösteren bir ozan olarak özellik kazanan Sophokles tragedyaya üç oyuncuyu soktu.
Koroyu on iki kişiden on beş kişiye çıkardı. Tragedyaya getirdiği en ilgi çekici yenilik üçleme ve dörtlemelerde oyunların konuları arasındaki bağı kaldırmış olmasıydı.
Boyalı dekor panoları geliştirdi ve tragedyaya Frigyalıların musikisini getirdi. Sophokles ile tragedya olgun sanat biçimini aldı.

Sophokles geleneksel hikayeleri olduğu gibi uygular, bunları değerler ya da ne kadar gerçekçi oldukları üzerinde durmadan oyunlarına konu yapardı.
Oyun kişilerini birer karakter yapısı içinde veren ilk yazardı. ( Oyun karakterlerinde izlenen davranışlar, o karakterin kendi karmaşık kişiliklerinden ileri geldiği kadar çevrenin etkisiyle de biçimlenirdi.)
Sophokles’in korosu:Oyunun dramatik bölümlerini destekleyecek biçimdeydi. Oyunun organik bir parçası olmuştu. Koro kahramanın trajik yolunu daha da yoğunlaştırır ve anlamlandırır biçimde kurulmuştur.
Ancak artık koro 2. deredeydi. Gerçekçi değildi ama insani en iyi anladığı için inandırıcı anıtlar yarattı.

ESERLERİNDEN BAZILARI:

Oidipus Kolonos’ta,Filoktetes Aias,Antigone,Kral Oidipus
AİSKHYLOS ( İ.Ö. 525-456)Eleusis’te doğdu. Oyun yazarı olarak iki oyuncuyu getirdi. ( Ancak Aiskhilos’tan önce Mısır’da birden fazla oyuncu kullanmıştır. Grek yazarları bu işi, Mısır’da daha önce yapıldığını bilmeden ortaya çıkarıyorlardı.
2. oyuncu ile koronun görevi azaltılarak oyuna bir esneklik sağlanmış oldu. Persler, Tebai önünde Yedi Komutan ve zincirine vurulmuş Prometheus’ta 2. oyuncuyu getirmiştir.
Persler oyununda Darius’un hayali o dönemde bir yenilikti. Tiyatroda ilk hayalet bu oyunda ortaya çıktı ve Aiskhylos’tan sonra gelen yazarlar tarafından sık sık kullanıldı.
Aiskhylos’un dili ağdalıydı, düşünceleri zor anlaşılabilirdi. Çağdaşları bile onu zor bulurlardı. Onun önemi dinsel törenleri dram sanatına yöneltmesiyle ortaya çıkıyordu.
Din ve Ahlak sorunlarını vurgulayan Aiskhylos’un oyun kişileri kalıplaşmış özelliklerin temsilcileriydi.
( Nefret,Gurur, Kızgınlık gibi…) Aiskhylos trajik bir yazardır ama insan yaşamını trajik bulmaz; iyimserdir ve sonunda tanrıların herşeyi düzelteceğine inanır.
Oyunlarının tümünde dinsel bir tören havası vardır. Ele aldığı konulara dolantılar sokmaz. Oyun kişileri karakter değil, duyguların ve düşüncelerin temsilcileridir.
ESERLERİNDEN BAZILARI: Yalvaran Kızlar,Persler, Tebai Önünde Yedi Komutan, Zincire Vurulmuş Prometheus, Oresteio dörtlemesi bu dörtlemede bir oyun kayıptır diğerleri ( Aqamemnon,Adak Taşıyanlar, Omenidler)

EURİPİDES ( İ.Ö. 485-406)

Zamanında çok garip karşılanan büyük bir kütüphaneye, böylece dünyanın ilk tiyatro koleksiyonuna sahipti. Felsefe,şiir ve tiyatroya,çok meraklıydı. Bireyci eğilimle gelişen kuşkuculuk onda yaratıcı yola yönelmişti.
Euripides antik Yunan geleneklerinden yeni gerçekler çıkarmıştır. O zaman kadar olan alışkanlıkları ve töreleri soruşturmaya başlamış, Atina halkının geleneğindeki insanlık dışı düşüncelere karşı durmuştur.
Geleneğe karşı çıktığı noktalardan biri; Atina devleti içinde kadına verilen değerdi. Akılcıdır, mantık yoluyla tartışmalara girer. Bu tartışmaları da doğrudan doğruya seyirciye yöneltir. Mecazi anlamları sevmez.
Dram sanatına bugünkü anlamında prolog ve epilog bölümlerini getirmiştir. Onun düşünce aşamasına oyun yazarları ilk kez Rönesans’ta ulaşmıştır.

ESERLERİNDEN BAZILARI: Herakles’in Çocukları, Hippolitos Hekuba, Andromak, Herakles’in Deliliği, Yalvaran Kızlar ( Oyunun adı Aiskhylos’un oyunu ile aynı ama konusu değil ) , Troyalı Kadınlar, Elektra, Medea

Derleyen : Ebru GÜMAN

Tlos Antik Kenti

ikya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır.


Tlos Antik Kenti

Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır.

Tlos Antik Kenti’nde yürütülen bilimsel kazı çalışmaları Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Taner Korkut başkanlığında sürdürülmektedir. Tlos Antik Kenti 6 Şubat 2009 tarihi itibariyle UNESCO’nun Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında “Dünya Mirası Geçici Listesine” eklenmiştir. Tlos Antik Kentinin zengin kültürel ve doğal mirasının “Dünya Miras Listesinde” daha fazla temsil edilebilmesi amacıyla Akropol, Tiyatro, Stadyum, Büyük Hamam, Kronos Tapınağı, Kent Bazilikası ve Girmeler Mağarası gibi kentin anıtsal yapılarının kazılarına öncelik verilmiştir. Bunlardan başka Tlos teritoryumu içerisinde kalan alanlarda yüzey araştırmaları da yürütülmektedir.

Likya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır. Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır. Böylece Tlos yerleşiminin başka hiçbir Likya kentinde olmadığı kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılır ki, bundan dolayı Hitit kaynaklarında Tlos için “şehir” yerine “ülke” ifadesi kullanılmıştır. Gerçi Tlos Antik Kenti için kullanılan ülke ifadesi şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak ele geçen yazıtlardan antik kentin çok sayıda semt ve mahallelerden oluştuğu, çevresinde ise merkeze bağlı pek çok köy yerleşiminin bulunduğu bilinmektedir.

Eski Yunan mitoslarına göre her antik kentin bir kuruluş efsanesi ve bir de kurucu kahramanı vardır. Tlos’un kuruluş efsanesi de Hellen mitoslarına dayandırılmış ve Tlos kent adının Tremilus ile Praksidike’nin dört oğlundan biri olan “Tloos”dan geldiğine inanılmıştır. Hatta Pinaros, Xanthos ve Kragos’un onun kardeşleri olduğu kabul edilmiştir. Bahsi geçen mitolojik aktarımların en erkeni, M.Ö. 5 yüzyıla tarihlenen tarihçi Herodotos’un çağdaşı ve ayrıca Homeros ekolünden geldiği bilinen Halikarnasos’lu Panyasis’e aittir. Benzer bir inanışın uzun yıllar boyunca kabul gördüğünü gösteren diğer bir antik kaynak ise, M.S. 6. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Byzantion’lu Stephanos’dur. Stephanos Byzantinos yazdığı “Ethnika” isimli coğrafi kitapta Panyasis’in aktarımlarını aynen kopyalamıştır.

Homeros zamanından itibaren bilinen tüm antik kaynaklarda Likya halkının Hellen kökenli olduğu vurgulanmıştır. Bundan dolayı, özellikle batı ve güney Anadolu kıyılarında filizlenen gelişmiş kültürlerin yaratıcılarının, M.Ö. 12. yüzyıl öncesinde Dor istilasından kaçan ve Anadolu’ya sığınan Akha Hellenleri olduğu kabul edilmektedir. Ve hatta Troya savaşı ardından ülkesine dönmeyen bazı Akha ordularının da bu bölgelere yerleştiğine inanılmaktadır. Ancak bu inanışın gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. Çünkü Homeros, İlyada destanında tüm Anadolu halklarının birleşerek Troya önlerinde Akha birliğine karşı savaştığını etraflıca anlatmıştır. Anadolu halklarının dış güçlere karşı oluşturduğu bu birliktelik Troya savaşları öncesinden de bilinmektedir. Örneğin Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında, tüm Anadolu halkları bir araya gelerek Hitit’lerin yanında savaşmıştır. Bu birliktelik, daha sonra II. Hattuşili zamanında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda da kendini gösterir. Dolayısıyla Homeros ve onu izleyen tüm antik kaynak aktarımlarında Anadolu halklarının hellenleştirilme ideolojisi politik bir olgudan öteye gidemez nitelikte gözükmektedir. Çünkü bu ideoloji ilk kez Homeros aktarımlarında vardır ve M.Ö. 8. yüzyıldan önce bu teori ile ilgili hiçbir yazılı belge bulunmamaktadır. Anadolu ve Mısır’dan bilinen yazılı belgeler ise, mevcut inanışın tam tersi bir bilimsel gerçeğe işaret etmekterdir.

Likyalıların daha ege göçleri öncesinde bu topraklardaki varlığı bugün epigrafik ve arkeolojik buluntularla belgelenmiştir. Örneğin bölgenin coğrafi olarak tanımlanmasında kullanılan Lukka/ Lukki ifadeleri hem Hitit hem de Mısır metinlerinden, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Gelidonya Burnu ve Uluburun batıkları ise dönemin arkeolojik kalıntılarını oluşturur. Benzer Bronz Çağ buluntularına son yıllarda kıyı Likya şehirlerinde de rastlanılmaktadır. Dolayısıyla Likyalıların Hellen soylu olduğu ve isimlerini Atina kralı Pandion’un oğlu Lykos’dan aldığı mitos inancı gerçeği yansıtmamaktadır. Doğrusu, Lykia ifadesinin yunancalaştırılmış bir kelime olduğudur. Diğer yandan Likyalılar kendilerini Trmmili, ülkelerini ise Trmmise olarak tanımlamışlardır. Homeros’un Likyalılar için kullandığı Termilai ifadesi Trmmili ile özdeştir. Trmmili ya da Termilai kelimelerinin bugünkü Dirmil/ Altınyayla yerleşimi ile aynı olduğu, Claudius Dönemi’nde dikilen Patara Yol Klavuz Anıtı üzerindeki Trimili ifadesiyle kesinlik kazanmıştır. Bununla da Herodotos’un Trmmili halkının Girit adasından geldiği aktarımının gerçeği yansıtmadığı anlaşılır. Eğer Likya halkı bölgeye başka bir yerden göç ederek gelmiş ise, onların anavatanı Eşen Irmağı’nın doğduğu ve bereketli toprakların bulunduğu bugünkü Dirmil ve yakın çevresi olmalıydı.

Tlos isminin de Hellenler’le hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Tlos kent adı Likçe bir ifade olan “Tlawa” kelimesinden türetilmiştir. Tlawa ismi ise, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaştığımız Lukka toprakları içerisindeki “Dalawa” yerleşimi ile özdeştir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’da bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya’nın (M.Ö. 1250-1220) Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşımaktadır. Sözkonusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler”, ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı Dönemi’ndeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir.

Yazılı belgelerde vurgulanan Tlos’daki Hitit Dönemi yerleşimi bugün antik kentte ele geçen arkeolojik buluntularla da desteklenmektedir. Özellikle Geç Bronz Çağ’a tarihlenen buluntular arasında taş balta ve el aletleri ile farklı formlar gösteren bronz baltalar, hançer ve ok ucları örnek gösterilebilir. Ancak bu bölgede yaşayan ilk insanların geçmişi hem Tlos kazılarında ele geçen arkeolojik kalıntılar hem de Tlos teritoryumunda yeralan Arsa ve Girmeler mağara/ höyük buluntuları ışığında Hititler zamanından çok daha öncesine geri gitmektedir. Özellikle 2009-2010 yıllları araştırmaları esnasında Tlos’da gün ışığına çıkartılan taş baltalar ve çakmaktaşı el aletleri ile Girmeler Mağarası önündeki höyük kalıntısında tespit edilen buluntular arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Girmeler Mağarası önündeki buluntular içerisinde Hacılar ve Kuruçay seramikleriyle yakın benzerlik gösteren çömlek parçaları da yeralmaktadır. Benzer seramikler Arsa Köyü sınırları içerisinde yer alan Tavabaşı Mevkii mağaralarında da tespit edilmiştir. Bahsi geçen tüm arkeolojik buluntular yapılan stilistik ve tipolojik incelemeler doğrultusunda Geç Neolitik Dönem’e kadar tarihlenebilmektedir. Ayrıca Tavabaşı Mevkii mağaralarının dış yüzeylerinde bulunan farklı ikonografideki kaya resimleri de benzer örnekler ışığında yine aynı döneme verilmektedir. Dolayısıyla Batı Likya Bölgesi’nin Eşen Nehri havzasında Neolitik Dönem’den itibaren kullanılan diğer mağara veya höyük yerleşimlerinin bulunması muhtemeldir. Diğer yandan Elmalı Ovası ve Doğu uzantısında bulunan Hacılar, Kuruçay, Bademağacı ve Höyücek gibi Neolitik Dönem yerleşim buluntuları ile yapılan karşılaştırmalarda her iki bölge arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu da anlaşılmıştır. Böylece Orta Anadolu Neolitiği’nin Batı Anadolu kıyılarına kadar olan uzantısı ilk kez arkeolojik verilerle belgelenmiştir.

Tlos ve yakın çevresinde Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ’a kadar kesintisiz devam eden yerleşim izleri tespit edilmesine rağmen, Demirçağ başlangıcından M.Ö. 540 yıllarındaki Pers istilasına kadar geçen süreye ait pek fazla arkeolojik buluntu ele geçmemiştir. Sadece M.Ö. 2. bin yılı sonlarına tarihlenen ve gri seramik olarak da adlandırılan küçük çömlek parçaları ile az sayıda Geometrik Dönem seramikler ancak günümüze ulaşabilmiştir. Sözkonusu döneme ait buluntular uzun yıllardır kazıları devam eden diğer Likya kentlerinden bilinmektedir. Tlos Kazıları oldukça yenidir ve dolayısıyla zaman içerisinde bahsi geçen döneme ait yeni arkeolojik veriler beklenmektedir.

Başlangıçtan itibaren tüm Likya kentleri arasında ethnos-polis düşüncesine dayanan askeri (symmachia-epimachia), politik (sympoliteia) ve dini (amphiktionia) bir birliktelik bulunmaktaydı. Sözkonusu birlikteliğin başlangıcı, M.Ö. 15. yüzyılda oluşturulan Batı Anadolu’daki Assuwa/Arzawa konfederasyonuna tüm Likya kentlerinin “Luggalılar” kimliği altında katılımında hissedilir. Benzer bir birlik oluşumu Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır Firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında “Lukka Ülkesi” adıyla Hitit’lerin yanında yer almalarında da gözlemlenir. Lukka kimliği altında Mısır’a ve Kıbrıs’a saldırmaları da yine bu birlik oluşumunun somut bir göstergesidir. Bunlardan başka, Troya savaşları esnasında Akha Hellenleri’ne karşı kral Sarpedon önderliğinde Lukka ordularının da ön saflarda yer almaları, söz konusu birlik oluşumunun M.Ö. 2. binde ne kadar kuvvetli olduğunun önemli diğer bir ifadesidir. Likya halkının bu organize görünümü sadece M.Ö. 2. binli yıllarla sınırlı kalmamış, Demir Çağ’dan itibaren de pek çok benzer örnek olduğu bilinmektedir. Herodotos’un Likyalılar ile ilgili aktarımlarında benzer bir düşünce özellikle vurgulanmıştır. M.Ö. 452-445 yılları arasındaki Atik-Delos Birliği listelerinde “Likyalı” kavramının kullanılması, Pers veya Yunan egemenliğine karşı Likya şehirlerinin ortak savunma yapma planları yine bu birliktelik düşüncesinin somut göstergeleri olarak kabul edilebilir. M.Ö. 2. yüzyıl ilk yarısındaki Likya Birliği kuruluşu öncesi basılan beylik dönemi sikkelerin üzerinde kullanılan ortak semboller de yine birlikteliğe işaret etmektedir. Likyalıların erken dönemlerde kendi aralarında oluşturdukları birlik yapısı, M.Ö. 168/67 yıllarında kurumsallaştırılıp resmileştirilmiş ve böylece, özünde Likya kentlerinin ve vatandaşlarının demokratik bir anayasa çerçevesinde oylama esaslı, seçimle yönetilmelerine dayanan Likya Birliği kurulmuştur.

Her ne kadar Likya kentleri arasında sürekli ortak bir birliktelik gözlemlense de, M.Ö. 540 yıllarında Harpagos önderliğinde Pers ordularının Likya’yı istila etmesiyle bağımsızlık yitirilir ve Beylikler Dönemi sonuna kadar tüm Likya Bölgesi Pers egemenliği altında kalır. M.Ö. 360 yıllarında Perikle’nin Perslere karşı başlattığı bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanması ardından Likya kısa bir süreliğine Karya Bölgesi’ne bağlanır. M.Ö. 334/33’te Büyük İskender Likya’ya egemen olmuştur. İskender’in ölümünün ardından egemenlik sırasıyla Antigonoslar, Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Rodos arasında sürekli el değiştirmiştir. Likya’nın bu karmaşık dönemi, M.Ö. 168/67 yıllarında Roma Senatosu tarafından Likya’nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği’nin resmileştirilmesiyle son bulur.

Tlos Antik Kenti Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra gibi birliğin üç oy hakkına sahip en büyük altı şehrinden biri kabul edilmiştir. M.S. 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi’ni bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde de Tlos birlik içindeki önemini korumuş ve Metropolis ünvanını taşımaya devam etmiştir. Bu önemden kaynaklanmış olsa gerek ki, Patara’da dikilen Yol Klavuz Anıtı’nda vurgulandığı gibi, Likya yol ağı yedi farklı yönden Tlos’a bağlanmış ve güneyde Xanthos’tan, güneybatıda Pinara’dan, batıda Telmessos’tan, kuzeybatıda Kadyanda’dan, kuzeyde Araxa’dan, kuzeydoğuda Oinoanda’dan ve doğuda Choma’dan gelen ticari yollar Tlos’da kesişmiştir. Bu güzergahların pek çoğunun günümüzde kullanıldığı da bilinmektedir. Hristiyanlık Dönemi’nde Tlos, Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir. Bu dinsel önemin M.S. 12. yüzyıla kadar devam ettiği arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos, Likya sınırları içerisindeki önemini Osmanlı Dönemi’nde de hissettirir. Bölgeye en son 19. yüzyılda gelen ve “Kanlı Ali Ağa” olarak ünlenen Osmanlı Derebeyi, Tlos Akropolünün zirvesine antik dönem kalıntılarını da kullanarak şatosunu inşa etmiştir. Bugünkü modern Yaka Köyü antik Tlos yerleşiminin üzerine kurulmuştur.

Antik ve Eski Roma hakkında ansiklopedik bilgi

Roma, Tiber Irmağı kıyısında “Yedi Tepe” olarak bilinen bir yörede kurulmuştur. Tepelerin adları sırasıyla şunlardır:

Palatium

Capitolium

Aventinus

Caelius

Esquilinus

Viminalis

Quirinalis

Kent Akdeniz’den 24 km kadar uzaklıktaydı. Tiber’in hızlı akıntısı gemilerin yanaşmasını engelliyordu., bu yüzden yer olarak pek elverişli sayılmazdı. Ayrıca Tiber Irmağı boyunca uzanan bataklıklar sağlıksız bir ortam yaratıyordu. Etrükslü mühendisler bu bataklıkları kurutmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar Kent kurulduktan sonra zaman içinde gelişti. Roma’nın ilk sahiplerinin evleri, çatıları samandan yapılmış olan küçük kulübelerdi. Tanrılar için yaptıkları tapınaklar yakınlardaki yanardağlardan kopan kayalardan yontulmuştu. Kentin çevresinde dışardan gelecek tehlikelere ve saldırılara karşı bir sur vardı.

MÖ I. yüzyılın başlarında, Roma’da Cumhuriyet döneminin son yılları yaşanıyordu. Bu yıllarda Tiber’den yukarı doğru tırmanan kimse ilk olarak iki tepeyle karşılaşırdı: bunlardan soldaki Janiculum, sağdaki ise Aventinus idi. Janiculum’un tepesinde eski bir kale vardı. Tepeler, kuzeyden gelecek saldırıları gözetlemekte yararlı oluyordu. Tepenin eteklerinde zengin Romalılar’ın evleri bulunuyordu.

Tekneyle Aventinus’un kuzeybatısına yanaşılacak olunursa, Roma’nın hayvan pazarı olan Forum Boarium görülebilirdi. Dokların tam üzerinde güzel villaların ve bahçelerin bulunduğu Palatium Tepesi herkesin oturmak için özlemini çektiği bir yerdi. Çünkü alçaklardaki aşırı sıcağa buralarda rastlanmıyordu. Palatium’da ayrıca doğunun bolluk ve bereket tanrıçası Kibele adına bir tapınak yapılmıştı. Aventinus ve Palatium tepeleri arasındaki vadide Circus Maximus adıyla, ahşap bir stadyum vardı. Çeşitli gösterilerin yer aldığı yaklaşık 640 metre uzunluğundaki bu stadyum 150000 kişilikti. İki yanında dükkanlarve sıcaktan bunalanlar için buz gibi içecekler satan satıcılar sıralanırdı.

Vadinin öteki yakasında bulunan Caelius Tepesi evlerle kaplıydı. Buradan Jupiter Tapınağı’na (Eski Yunan’da Zeus) giden bir yol vardı.

Palatium ve Capitolium tepeleri arasındaki düzlükte, mermer sütunlarıyla ve heykelleriyle Roma Forumu görünürdü. Forum her zaman hararetli tartışmaların, kıyasıya pazarlıkların yapıldığı bir yerdi. Forumun biraz ötesinde, sıradan insanların buluşma yeri olan Comitium vardı. Rostrum denen kürsü gibi yerde ise konuşmalar yapılırdı. Forumun arkasında senatonun toplantı yeri olan Curia bulunuyordu.

Foruma giden başlıca yollardan birinin üzerinde iki başlı tanrı Janus’un tapınağı vardı. Savaş sırasında tapınağın kapıları hep açık olurdu.

Capitolium Tepesi çift dorukluydu. Kuzeydekinde bir kale, güneydekinde ise Tiber Irmağı’ndan görülen Jupiter Tapınağı bulunurdu.

Eski Roma’da bulunan çeşitli tanrılara adanmış tapınaklar, sunaklar, heykeller arasında Jupiter ayrıbir öneme sahipti. Jupiter Tapınağı’na savaşlarda kazanılan ganimetler sunulur, tanrının heykeli kente tepeden bakardı.

Irmak kıyısında kurulu olmasına karşın, kent halkı içmek için Tiber suyunu kullanmazdı. İçme suyu kanallarla ve toprak altına döşenmiş suyollarıyla yakındaki pınarlardan kente ulaştırılırdı. Bunlardan ilki MÖ IV. yüzyılda yapılmıştı. MÖ 144’te Capitolium Tepesi’ne su götürecek olan Aqua Marcia yapıldı. Daha öncekiler toprağın altındayken, bu kemer toprağın üstündeydi. Roma’nın kanalizasyon şebekesi de çok iyi planlanmıştı.

İmparatorluk döneminde Roma’nın görünümünde çok büyük değişiklikler oldu. İmparatorlar kendi adlarını taşıyan görkemli binalar yaptırdılar. Roma Forumu daha sonra Augustus, Vespasianus ve Traianus’un yaptırdığı forumların yanında çok küçük kaldı.

Yıkanmaktan çok hoşlanan Romalılar, büyük hamamlar yaptırmışlardı. Bunların zemini mozaik işlemeliydi; kubbeleri ise mermer sütunlarla destekleniyordu. Zafer kazanan generaller için yapılan zafer takları geniş caddeleri süslerdi. Özellikle, 70’te Titus’un Kudüs’ü ele geçirişinin anısına yapılan Titus Takı çok görkemliydi. Bugüne ancak kalıntıları kalan , Palatium Tepesi yakınlarında yapılmış olan çok kemerli, görkemlibi yapı olan “Collesium”da çeşitli gösteriler düzenlenirdi. Zaman içinde binaların çoğalmasıyla kent Capitolium Tepesi’nin batısına, ordunun eğitim alanı olan Campus Martius’a doğru yayıldı.