Üçgen şeklindeki UFO’lar ve Piramitler

Selamlar,

Ucgen seklındekı ufo’lara pek alısık degılız. Genelde Ufo’ların disk seklinde oldugu, bu tip ufoların ardından da kure, silindir seklindeki ufoların zaman zaman karsımıza cıktıgını bılıyoruz. Insan ister istemez ufonun geometrik seklinden dolayı pıramıtlerle bagdastırıyor. Isın acıkcası stargate filimini seyrettikten sonra acaba mı dedim ? neden olmasın ? Soyle dusunun hayatında teknolojının t si ile tanısmamıs ilkel bir suru kabile var. Bır gun boyle bır kabılenın ustunden rotasını degıstırmıs bır ucak gecmıs. Kabıle fertlerı merakla, saskınlık ıcınde ucagı seyretmeye baslamıslar. Hemen aralarında ucaga kendılerınce buldukları, dıllerının dondugu, kulturlerının yettıgı kadar ısım bulmaya calısmıslar. Kımısı ” gurultulu kus ” demıs kımısı ” buyuk demır kus ” demıs kımısıde hepsını bırlestırerek ” gurultulu buyuk demır kus  ısımlerını takmıslar. Ama en ıyı yaptıkları sey neymıs bılıyormusunuz ? ucagı resmetmek olmus. Taslara, kayalara, agaclara ucagı resmetmısler. Eski Magra resimlerindede bu orneklere rastlayabılırız. Tabıkı su noktayı es gecmemek lazım. Eskı mısır uygarlıgının ortaya sunmus oldugum tablo kadar vahim bır durumda oldugunu belırtmek degıldı amacım. Eskı mısırlılar kendılerıne has kulturlerı, yasamları olan bır uygarlık. Eskı kabılelerden farkları neydı ? Ucgen seklındekı ufoların sayesındemı gunumuzdede hayranlıkla baktıgımız yapıların ortaya cıkmasına neden oldu ? Pekı ya tanrıları ? Onlarda uzaylı olabılırmıydı ? Ustun bılgı bırıkımı, teknolojılerı, yeteneklerı vasıfları ıle adlandırdıkları varlıklara tanrı demelerı cok yadırganacak bır durum degıl. Belkı rahıplerı, kralları, kralıcelerı uyusturucuyu cekıp cekıp hayallerınde resmettıklerı varlıklara tanrı demeye, halklarınada bunları zaman ıcınde lanse etmeye basladılar. Bunların hepsı benım ıcın varsayım. Kesın bu boyledır demek dogru degıl. Sunmus oldugum senaryolardan ilkinin gercek olma olasılıgının bu uygarlıgın sahip oldugu yuksek astronomı, matematık ve mımarı bilgısınden oturu daha yuksek oldugunu belırtmem sanırım yanlıs olmaz. Mısır uygarlıgına geldıler, zıyaret ettıler. Cesıtlı bılgıler aktardılar, derin izler bıraktılar ve gıttıler. İlk sundugum varsayımın benım ıcın neden daha kabul edilebılır oldugunu asagıdakı gerceklerle acıklamaya calısacagım. Hemde bilgilerimizi tazelemıs oluruz.

Büyük Piramid’in Mısır kübit’ine göre alınmış bazı ölçüleri, yerküre hakkında, dünyanın güneş sistemindeki yeri hakkında, sonradan, unutulup modern çağda yeniden keşfedilmiş bir hayli bilginin var olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler ancak matematik olarak ifade edilebilmektedir. Piramidin çevresi, bir yıl içindeki gün sayısını (365.24) göstermektedir. Bu çevrenin iki katı, Ekvator’da bir boylam derecesinin bir dakikasına eşittir. Eğik kenar üzerinden, tabandan doruğa ‘kadar olan uzunluk. bir paralel derecesinin altıyüzde biridir. Çevreyi yüksekliğin iki katına böldüğümüz zaman, (pi) sayısı olan 3.1416’yı bulmaktayız (Bu rakam, eski Yunanlılann bulduğu pi sayısından, yani 3.1428’den çok daha gerçektir)

Piramidin ağırlığı 10 üzeri 15‘le çarpıldığında, dünyanın yaklaşık ağırlığını vermektedir. Dünyanın kutup ekseni, doğrultusunu günden güne değiştirmekte ve böylelikle her 2,200 yılda güneşin arkasına yeni bir burcun gelmesine olanak vermektedir. ilk durumuna ancak 25.827 yıl sonra varmaktadır. Bu sayı da, 25.826.6 olarak piramidde ortaya çıkmaktadır. Bu sayıyı veren, taban köşegenlerinin toplamıdır. Büyük piramidin içinde Firavun odasının boyutlan, iki temel Pisagor üçgeninin eşidir: 2.5:3. ve 3.4.5. Oysa piramit, Pisagor’dan binlerce yıl önce yapılmıştır. Bu verilen ölçülerin, piramidin ölçü rastlantılarından yalnızca küçük bir kısmıdır.

Binlerce yil önce yapilan piramitlerde bugün bile hala binlerce sir yatmaktadir.O tarihlerde piramitleri yapan insanlar herhalde metre kavramini bilmiyorlardi.Ve bütün bunlari göz karariyla yapmalarida imkansiz.Bugün bile çok düzenli bir sekilde yapilan gökdelenlerde çok hafif bir sapma sözkonusu olabiliyor.Peki o zamanlar bunlari yapan insanlar ölçüm için ne kullandilar.Saniye mi?Arsin birimi mi?Misir endazesi mi?Bilemiyoruz.Şimdi bu piramitlerde, özellikle Gize bölgesindeki büyük piramitin çesitli oranlarda ölçümlerine bir bakalim.Bunlarin hepsi bir rastlanti mi?Olabilir.Ama bu kadar çok rastlantida insani düsündürüyor!

Piramitlerin Gizemi

Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.

Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)

Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.

Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.

Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit’in içine bıirakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.

Piramit’in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.

Bitkiler Piramit’in içinde daha hızlı büyürler.

Piramit’in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.

Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.

Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit’in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.

Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.

Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur

Büyük Piramitin açilari,Nil’in delta yöresini iki esit parçaya bölerler.

Gize’deki üç piramit aralarinda bir Pitagor üçgeni olacak sekilde düzenlenmislerdir.Bu üçgenin kenarlarinin birbirlerine göre orani 3:4:5′dir.

Büyük Piramitin tabininin yüzeyi,anitin yarisinin iki katina bölündügünde pi=3,14 sayisi elde edilir.

Büyük Piramitin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü,piramit yüksekliginin karesine esittir.

Büyük Piramit,dünyanin kara kitlesinin merkezinde yer aliyor.

Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek insa edilmistir.

Piramit dev bir günes saatidir.Ekim ortasiyla Mart basi arasinda düsürdügü gölgeler mevsimleri ve yilin uzunlugunu gösterirler.Piramiti çeviren tas levhalarin uzunlugu bir günün gölge uzunluguna esittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstinde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yilin uzunlugu yanlissiz olarak saptanabiliyordu.

Büyük Piramit’le dünyanin merkezi arasindaki uzaklik,Kuzey kutbuyla arasindaki uzakliga esittir ve kuzey kutbuyla dünyanin merkezi arasindaki uzakliga esittir.

Piramitin yüksekligiyle,çevresi arasindaki oran,bir dairenin yari çapiyla çevresi arasindaki oranin dengidir.Dört kenarlar dünyanin en büyük ve çarpici üçgenleridir.

Gizde’den geçen boylam,dünyanin denizleriyle anakaralarini iki esit parçaya böler.Bu boylam ayrica,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluguna ölçümünde dogal sifir noktasini olusturur.

Büyük piramitin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunlugunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.

Gize piramitleri tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır.

Kefren Piramidi Gize piramitleri dünyanın en büyük piramitlerdir. Bunlarla birlikte ve Mısır’da yüzlerce irili ufaklı piramit mevcuttur. Gize piramitlerini diğerlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamış olmasıdır.
Keops’un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahip.

Kefren piramidinin dış yüzeyinde yer alan kaplamalar bugün sadece tepesinde görülebilmekte.

Gize piramitlerinden İçi ziyaret edilebilen tek piramit olan Kefren piramidinin mezar odası.
Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar: Keops piramidinin yüksekliginin 1 milyarla çarpımı yaklasık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000km)

Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor. Keops Piramidinin Taban cevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyor.

62 metre yüksekliği ile Gize Piramitleri içerisinde en küçüğü olan Mikerinos Piramidi Kefrenin oğlu için yaptırılmış.

Piramitler hala yapımları esnasında ki gizi korumaktalar. İşçilerin olağanüstü bir çabayla günde 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek keops piramidinde yer alan yaklaşık 2.5 milyon metreküp taş, 250.000 gün, yani yaklaşık 664 yılda yerleştirilebiliyor. Oysa piramitler 20 ila 30 yıl arasında bir sürede tamamlanmıştır..

Tek kelimeyle muhtesem degil mi ?

Kitaplarım – Zarathuştra

AHURA MAZDA, DİNSEL İNANÇLAR VE TANRISAL VARLIKLAR

Doğu Aryan Mitolojisi’nin (Med kolu’nun) ve onun bir reformasyonundan ibaret olan Zarathuştra’nın geliştirdiği dini sistem oldukça derin ve derin olduğu kadar da karmaşıktır. Bunu şimdiye kadar ancak kısmen gördünüz. Şimdi bu karmaşık derinliği daha gerçek boyutları ile eşeceğiz. Bu derinlik kendi çağdaşlarından ziyade, büyük bir merakla olaya eğilen bizim çağdaşlarımız olan araştırmacıları şaşırtmıştır. Grek düşünürlerinin etkilendiği ve ’logos’larını geliştirdiği bu diyalektik, Grekli Philo’nun Mısır’da şekillendirdiği mezhebin tüm temel unsurlarını borçlu olduğu bu felsefe, İsrailoğulları’nın “post-exillic” dini öğretisi’nin geniş ölçüde ödünç alındığı, Hristiyanlığın ve Müslümanlığın en temel öğelerinin hayret verici bir şekilde çakıştığı devasa bir sistemdir. Böylesi bir dini, felsefi ve düşünsel metodoloji sistemi insanları şaşırtmayıp da ne yapacaktı?.

Çağdaş araştırmacılardan Moulton, hayranlıkta çok ileri gittiğini düşünmüş olacak ki, “sakın sizi daha eski bir dine davet ettiğimi sanmayın” demeye getiren cümleler sarfetme gereğini duymuştu. Mills; “benzerlikleri saklayarak, kendi öz dinlerini yüceltmeye çalışmanın gülünç” olduğunu kaydederken, bir yandan da bazı “sofu” Hristiyan, Yahudi ve Müslüman yazarlara göndermede bulunuyordu. Fakat yine de İsveçli Nyberg gibi bir iki yazar, Zarathustracılığı şamanizm ile mukayese edecek kadar saptırıyorken, bunlara bin sayfalık ve iki ciltte topladığı “cevabi” eserinde Alman Herzfeld, bu kez onu Med sarayına mensup bir yarı politik şahsiyet haline getirerek abartılı bir karşı duruş sergiliyordu. Ama doğrusu şudur ki; bu büyük peygamberin öğretisini inceleyen her -bilim adamı, çok derin bir felsefi ve dini akım ile karşı karşıya olduğunu itiraf etme lüzumunu his etmekteydi. Kimi bunun o ilkel şartlarda meydana geldiğine inanmadığını açıkça beyan ederken, kimileri de kaybolan sayfalardaki harika olabilecek belirlemelerden mahrum kaldıklarına hayıflanıyorlardı.

Zarathuştra, uzun öğrenim yıllarının ardından kafasında pek çok cevaplandırılmamış soru kalaraktan Sabalan’da inzivaya çekildiğinde yaşadığı kulübesini bir rasathane görevini yerine getirecek bir şekilde inşa ettiğinde sırrın şu karanlık boşlukta olduğunu sezmişti. Neden bazı yerleri küçük parlak noktalarla aydınlanırken diğer tarafları kapkaranlıktı bu muazzam kubbenin? İnsanın varlık sebebi neydi? Nedir bunca didinme? Nedir bu canlıların biribirlerini yiyip bitirmeleri? Ya toplumdaki bunca adaletsizlik? Kim tayin etmişti başımıza şu zalim tiranları? Şu şaklaban Karapanlara ne demeli? Neye hizmet ediliyor? Bunca ahlak düşüklüğüne neden karşı durulmuyor? Eşitsizliğin temelinde zalime teslimiyet yatmıyor mu? Ya şu hayvanlara edilen zulüm? Zafer kazanılır, onlar kurban. Şenlik olur yine onlar kurban. Neden?

Soruların tümü cevapsızdı. Bunlara cevap arıyordu. Bulduğuna emin olmadan inmeyecekti Sabalan’dan. Bu arayış yedi yıl sürdü. Nihayet aradığıını bulduğuna emin oldu, işin diyalektiğini yakaladı. Artık insanların arasına inebilirdi.

Evet, her şeyin temelinde iyi ile kötünün uzlaşma kabul etmez çelişkisi vardı. İyi ve kötü evrende, toplumda ve insanın vicdanında mücadele halindeydi. İnsanın yaradılışının sırrında Kötü’ye karşı savaş vardı. İşte her şey bu esaslı temel üzerinde yükselecekti. O halde değişimi getirecek olan birikimi yaratacaktı. Değişim ancak birikimle olabilirdi. Elinde hiç bir güç yoktu.

Bu karmaşık sistemi size daha iyi anlatabilmek için, kavramları teker teker ele almaktansa, biribirleriyle ilişkili olanları bir bütün halinde sunmayı daha uygun bulduk. Bu inceleme metodunun, olayı daha basit bir şekilde anlamamıza yardım ettiğini siz de göreceksiniz.

* * *

Zarathuştracılar, dinlerine isim olarak “Bahdin” sözcüğünü seçmişlerdi. Bileşik bir kelime olan bahdin, bah ve din köklerinden oluşuyor. ?Bah- veya ?Beh-, Avesta’da geçen Vohu ile eştir ve “güzel, iyi” anlamına gelir. Din ise yine Avesta’daki Deana ile eştir. Deana vicdan, içsel ben veya direkt olarak din anlamına gelir. Bir bütün halinde ele alındığında Bahdin “iyi din”, “güzel din” anlamına geliyor. Biz bundan sonraki bölümlerde “Zarathuştra dini” veya sonraları “Zerdüştilik” gibi -peygamberin de red ettiği muhakkak olan- bir isimlendirmeden kaçınmak için, bu dinin sözkonusu olduğu yerlerde “Bahdin” kelimesini kullanacak, Bahdin’e mensup insanlara “Bahdiniler” diyeceğiz. Bu arada İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in Bahdiniler’i; “Mecusi” olarak andığını da hatırlatalım. Mecusi kelimesi, Grekler’in Magus veya Magi dedikleri, Medyalı Magu din adamlarından kökünü alır. Yarımada Arapçası’nda “g” harfi yerine “c” harfi kullanıldığından Magus bu dilde Macus’a dönmüştür. “Macus’ların dinine mensup” diyebilmek için ise “Macusi” veya “Mecusi” kelimesini üreterek, Bahdiniler’i niteleyecek anlamda kullanmaya başladılar, ki kelime bu şekliyle Kur’an’a da geçmiş bulunuyor.

Batılı bilim adamları, Zend-Avesta’yı sistemli bir şekilde incelemeye başladıklarında, bu kitabın orijinal bölümleri olan Gathalar ile daha sonra eklenen diğer bölümleri arasında bazan çok büyük farklar olduğunu görmüşlerdi. Bu bakımdan Bahdin’i incelerken, hem kolaylık sağlamak hem de söylediklerini okuyuculara doğru bir şekilde iletmek için iki dini eser arasında bir ayırım yapma gereğini duydular. Daha açıkçası, Zarathuştra’nın dini sisteminden mi, yoksa daha sonraları Med Mitolojisi ile bulandırılmış felsefi yapıdan mı behsettiklerini belirtmek için kolay bir yol aradılar. Bunun için orijinal Avesta’nın Zarathuştra’sı ile Grekler’in bir isimlendirmesi olan Zoroaster’i anahtar kelimeler olarak seçtiler. Yani orijinal felsefeden bahsederken, Peygamber’in “Zarathuştra” şeklinde ifade edilen adını, sonraki “bulaştırılmış” felsefe veya din söz konusu olduğunda ise “Zoroaster”i kullandılar. Bu pratik ayırıma biz de katılacağız. Bundan sonraki bölümlerde her hangi bir yerde kullanacağımız ”Zarathuştra” kelimesi ile orijinal felsefeyi, ”Zoroaster” kelimesi ile Med Mitolojisi ile bulandırılmış Geç Avesta’daki öğretiyi kastettiğimizi biliniz.

ahura mazda

Zarathuştra’da Tanrı Tektir, iyidir ve “Ahura Mazda”dır. O, Kötü’nün düşmanıdır ve hiç bir kötülükten sorumlu değildir. İnsanları imtihan etmez. İnsanların varlık sebebi, Kötü’ye karşı mücadeledir. Ahura kelimesi, eski Aryan dilinden kalmadır. Aryanlar’ın Hint kolunda “Asura”laşan bu kelime ile “tanrı” ifade edilmek istenmiştir. Fakat bu kelime, Aryanlar’ın İran Kolu’nda anlam değiştirerek; “Efendi”, “Sahip” gibi kavramları karşılamak için kullanır hale geldi. İngiliz araştırmacılar Ahura’yı “Lord” olarak tercüme ederler. Mazda kelimesinin; “Bilgelik”, “akıl”, “hikmet” gibi bir anlam ifade ettiğini bildiren ilk araştırmacı, Hindistanlı Neryosangh’dır. Bu araştırmacı ayrıca Mazda’daki “?Maz-“ın, “büyük, “ulu” gibi bir anlam içerdiğine de dikkat çeker. Bilindiği gibi Maz kökü Günümüz Kürtçesi’nde Mezin=büyük alamına gelecek şekilde olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Böylece isim; “Mutlak Bilge”, “Tek Bilge”, “Efendi Bilge”, “Tek Efendi”, ”Ulu Efendi” gibi çeşitli şekillerde tercüme edilebiliyor..

Medya’da, M.Ö. 715 Yılı’nda, Mazdaka’nın özel isim olarak kullanılması, Prof. Eduard Meyer ve Geldner’in dikkatını çekmiş ve bu iki araştırmacı sonuçta Zarathuştra Dini’nin o sıralarda bile ülkede hakim hale geldiğine kanaat getirmişlerdir. Öte yandan Prof. Hommel, Assur-bani-pal dönemine ait (M. Ö. 650 cıvarı) bir Asur Yazıtı’nda ”Assara Mazãş adını keşfeder. Bu keşifle; Ahura Mazda’ya Aryaniler’in bir Tanrı olarak Zarathuştra’dan önce de taptıkları ortaya çıktı. Evet bu yazıtlar, Mazdaka adının ortaya çıkmasından sonraki bir döneme aittiler, fakat yine de Zarathuştra’nın dininin şekillendiği dönemden yeteri kadar eskidirler.

Biz ismin tarihçesi ile ilgili bu kısıtlı bilgilerimizi verdikten sonra Tanrı’nın adının yorumundaki karmaşaya dönelim. Ahura Mazda’nın ismini yorumlarken karşılaşılan anlam karmaşasının sebeplerinden en önemlisi, bence Bahdiniler’in dini sisteminde tanrı kavramının karmaşıklığı ve derinliğidir. Bu karmaşıklığı algılayamayan veya Tanrı anlayışları değişik olan Pers Yazıtları’nın sahipleri; Kral Darius veya Xerxes, Ahura Mazda’yı; “Mathişta Baganam”, yani “en büyük tanrı” olarak nitelerler. Tabii “en büyük tanrı”nın olabilmesi için birden fazla tanrı gerekir, ki bu Zarathuştracılığın ruhuna aykırıdır. Çünkü 44.Yasna, Ahura Mazda’nın her şeyin yaratıcısı olduğunu açıkça belirtir. Aynı Yasna’da herşeyin ona tabi olduğu da belirtilir. Fakat Ahura Mazda’nın kendi kendini sınırladığı ve Kötü tarafından sınırlandığı kadarıyla. Üstelik çok karmaşık bir sistem içerisinde..

Bu dinde “iki temel ruhsal güç” ve onların sistemleri söz konusu olur. Bu iki güç İyi ve Kötü’dür. Bu güçler evrende, toplumda ve insanın ruhunda uzlaşmaz bir kavgaya tutuşmuşlardır. Kavga hiç bir şekilde şike değildir. Klasik Sami-Hami Dinleri’ndeki İblis figürü Kötü’ye benzetilirse de aralarında hiç bir bağ yoktur. Çünkü birincisi; İblis’i tanrı yaratmıştır. Oysa Zarathuşra Dini’ndeki Kötü kendiliğinden vardır. Ortadoğu Dinleri’nde İblis’in ömrü kıyamete kadardır. Oysa Zarathuştra Dini’nde son kıran kırana bir kavga ile belirlenir. Sami-Hami Dinleri’nde İblis belirli bir varlık, eski bir melektir. Oysa Zarathuştra Dini’nde Kötü bir kuvvettir. İki güç, İyi ve Kötü zıtlar olarak yan yana ve kavga halinde bulunurlar. Yani zıtlar birlik halinde ve kavga halinde. Hem de her alanda.. Evrende Kozmos ile Kaos’un, toplumda zalimler ile emekçilerin, insanın ruhunda iç hesaplaşmanın kavgasıdır bu. Tam da Hegel diyalektiği. Kötü kim sorusuna cevabı gathalarda kolaylıkla yakalarız. Şöyle diyor Yasna 32.10:12. Öğretilerinin (karekteri icabı), onlar insanları en iyi eylemlerden saptırdıklarından dolayı, Mazda onlar için Kötü (olan) hükmünü verdi (onları kötü olarak niteledi), (bu hükmü) şu işkence etme alışkanlıklarıyla sığırın hayatını mahvedenler ve şu zengin karapanlar, tiranlar ve yalanın egemenliğini Gerçek’e tercih edenler (için verdi).

Görüldüğü gibi yasna; doğrudan doğruya tiranları, yalanın egemenliğine razı olan veya çanak tutan işbirlikçiler ve işkenceci zalim zenginleri hedef almıştır. Burada çok dikkat edilirse dinin felsefesi de yakalanır; ilkel bir sosyalizm. Bu belirleme sadece bana ait değil. Pek çok Batılı Araştırmacı da aynı kanıda.

Çelişkiye, daha açık bir şekilde söylersek temel çelişkiye ise 30.Yasna’nın 3.bölümü açıklık getirir: “Evet, bunlar iki temel ruh(sal güç)türler, ki kendilerini ikiz (zıt ikizler gibi) açığa vururlar. Düşüncede (manahi), dilde veya sözde (vacahi) ve eylemde (akem) İyi ve Kötü.. Akıllı olan, bu iki güç arasında bir defada doğruyu seçer, ahmak ise onu değil”.

Bu bölüm, araştırmacılar tarafından en fazla tartışılan ve yorumlanırken en fazla yanlışların yapılmasına yol açan bölümdür. Tüm bu karışıklıklara yol açan şey, iki kelimeye getirilen yorum farkıdır. Bunlardan birincisi metinde geçen ”xvafena”, ikincisi ise yeema (iki ”e”yi uzun bir ”e” şeklinde okuyunuz). Xvafena; Kürtçe’deki ”xewn” kelimesine benzer ve Bartholomae tarafından xewn kelimesinin ifade ettiği anlamla, ”somnõ=uyku” şeklinde yorumlandı. Bir diğer yazarlar grubu bunu ”dream” olarak yorumlama eğilimi gösterirler. Bu kelimenin dream veya sleep şeklinde yorumlanmasına -bir dereceye kadar- Yaşt; 13, 104 sebep olmuştur kanısındayım, ki kelime burada “…Kötü rüyalara direnmek için” şeklinde ve yukarıdaki yorumuyla kullanılmıştır. Oysa ”uyku” anlamına gelen kelime Avesta’da xvafena değil, Kürtçe’ye daha uygun gelen; ”xvafna”dır. Moulton, xvafena’yı ”gizli görüntü”, ”hayal alemi” şeklinde anlamayı yeğlemiştir. Dinin genel karekteri gözönüne alındığında bu da mantıklı bir açıklamadır. İnsler bu kelimenin ”?xvafni-” kökünden geldiğini ve ”rekabet” anlamına geldiğini kaydeder, ki bence en uygun yorum budur. Ben bu anlayışa bağlı kalacağım.

”Yeema” kelimesi de genel olarak dinin yorumlanmasında karışıklıklara yol açtığından önemlidir. Bazı yazarlar bu kelimenin anlamı olan ”ikiz” sözcüğünden hareket ederek, Ahura Mazda ile Angra Mainyu’nun ikiz olduğunu kaydederler. Zurvanistler, bu iki güce bir de baba bulurlar; Zaman tanrısı, Zurvan. Dinkard’da geçen şekliyle (yani xvafna ile birlikte) olaya yorum getiren West; ”Ohrmazd (Ahura Mazda) ve Ahraman’ın (Angra Mainyu) aynı rahimi paylaşan ikizler” olduklarını bildirir. Bu yorumu pek çok kolaycı yazar hemen kapıvermiştir. Oysa bu yorum gathalar’da ifadesini bulan dinin ruhuna aykırıdır. Buradaki ikizlik, zıtların iki kutbu anlamında bir ikizliktir. Biribirleri ile ters davranışa sahip olma -veya xvafena ile de birleştirirsek-, rekabet halinde bulunan iki kutup anlamında bir ikizliktir bu. Takibeden cümleyi, yani ”düşüncede, sözde ve eylemde iyi ve kötü” ibaresini de alırsak, ortada kardeşlikle ilgili hiç bir iz olmadığını görürüz. Aynı Yasna’nın 5.bölümü olaya biraz daha açıklık getirir:

“Bu iki (temel) güçten (ruhtan) Yalan (dregvô) olanı, Kötü şeyler yapmayı (acişto verezyo-zazakiye dikkat) seçmiştir. Fakat son derecede hayırlı olan güç, ki en sert taşlardandır elbisesi (yani taş gibi dayanıklı ve değişmez dürüstlükteki ruh), Gerçek’i (Aşa’yı) seçmiştir. Böylece bu doğru (seçimi yapanlar), sürekli doğru (adaletli) eylemleri ile Ahura Mazda’nın güvenini (kazanacaklardır)”.

Bu bölümden anlaşıldığı kadarıyla İyi ve Kötü, Ahura Mazda, yani tek ve yaratıcı olan tanrı ile direkt olarak özdeştirilemez. Ahura Mazda’nın kendi tabiatı, İyi ile aynı kökten gelir. İyi, Ahura Mazda’nın da kaynağını aldığı İlahi Sonsuz Işık’tan oluşur, bu ışığın kendisidir. Onu (İyi’yi) yaratan Ahura Mazda’dır. Yaratılan İyi ve kendiliğinden varolan Kötü birer güçtürler ve onlarla ilişkimiz bir seçim meselesidir. İyi’yi seçenler Ahura Mazda’nın gösterdiği yola girmişlerdir. İyi ve Kötü arasında cereyan eden bu muazzam evrensel mücadelede, tüm Bahdin öncesi dinlerin önderleri, ifritler ve iblislere karşı yatıştırıcı metodlar kullanırlardı. Bu metodların zamanımıza – şekil değiştirerek de olsa- sarkan en ağırlıklı olanı törenlerle kurban kesmektir. Magular’ın Bahdini olmayan kesiminin, “Cehennem ve Karanlık”a; Homa sunusu sırasında kurt kanı da kullanarak yakardıklarını Grek düşünürü Plutarch’tan öğreniyoruz. Bu tip törenler güneş görmeyen bir yerde yapılırdı. Pers Kralı Xerxes’in eşi Amestris’in ise Ahriman’ı yatıştırmak için üst sınıftan 14 çocuğu diri diri toprağa gömdüğünü Herodotus bildirmektedir. Bu konuda pekçok örnek verilebilir. İşte böylesine bir ortamda Zarathuştra, dünyada ilk kez şöyle haykıran bir peygamber oluyordu: Kötü’ye diren!.. Ondan korkacağına, ona adaklar adayacağına, onu yatıştıracağına Ona diren!. Kötüden kurtuluşun tek yolu, kötü olan herşeye, herkese ve her telkine direnmektir.

Kötü her yerdedir.. Senin beynindeki düşüncende, senin dilinde ve senin eyleminde Kötü’yü ara ve ona diren.. İçine dön, içini dinle, kalp ateşinin (atrium) yanı başında seni baştan çıkarmaya çalışan Kötü’nün fısıltılarını duyacaksın. Ateşli Doğru ile korkutucu Kötü’nün mücadelesini kendi nefsinde yakalayacaksın!. Sen bu sırra erdiğinde, tanrı sensin!. Çünkü kendin de Tanrı’nın özünü teşkil eden İlahi ışıktan oluşmuşsun. Bu sırra er! Bu sırra ermekle Kötü’yü layığı olduğu cehennemine sürmek üzere tecrit etmiş olursun. Yeter ki senin “daênâ”n, yani içsel kişiliğin, vicdanın, ruhunun derinliklerinde gizli olan o ilahi varlığın parlasın, yeterki içindeki “ben” kötüye dirensin! En el Haq!

Zarathuştracılık’ta Ahura Mazda tek yaratıcıdır. Fakat Nyberg, “ilkel dinlerin bilinen bir özelliği” olarak Ahura Mazda’nın direkt yaratıcı olmadığını, yaratma işini Tanrısal Altılar’a bıraktığını kaydeder. Nyberg, eğer bu böyle olsa da onun göstermek istediği gibi ”ilkel”lik olmadığını anlayamamıştı. Buna örnek olarak 29.Yasna’yı, 31.Yasna’nın 9.bölümünü, 46.Yasna’nın 9.bölümünü, 30.Yasna’nın 3-6. bölümlerini vs. misal verir. Yine aynı araştırmacının kaydettiğine göre: Ahura Mazda; hayatı, Angra Mainyu; hayat olmayanı “yarattığında” büyük evrensel mücadele başlamıştı. Bu antitezler hem fizik ve hem de ruhsal planda vardır. Hayat; duygulardan, iletişimden, arzulardan, inançlardan, sözden ve eylemlerden oluşan bir iyiler zinciridir. Bunun tam karşıtı “Kötü” olan ölümdür, hayat olmayandır.. Bunları; yani hayat ve hayat olmayanı yaratan iki ikiz ve zıt Mainyu vardır, yani; İyi (Spenta) Mainyu ve Kötü (Angra) Mainyu.. Bundan hareket eden Nyberg, Zoroasterciliğin ikilemine geliyor, “bu ikizlere bir baba gerekir”. Peki kimdir bu ikizlerin babası, veya var mı böyle bir baba?. Pehlevi yapıtlarına müracaat eden bu yazar; İrani felsefeler karışımı içinde iki baba buluyor; Doğu İran’da ikizlerin babası Ahura Mazda’dır, Batı İran’da ise Zurvan..

Zurvan=zaman, eski Aryan kültünde çok önemli bir tanrıdır. Pehlevi yazıtlarında zayıflamasına rağmen, Zurvanizm denilen dinde Zurvan; İyi “Ohrmazd=Ahura Mazda” ve Kötü “Ahriman=Angra Mainyu”nun babasıdır. Bu İyi ve Kötü’nün mücadelesi, kendisine 12.000 yıl ömür biçilen dünyanın veya evrenin sonuna kadar sürecektir. Doğu’daki Zoroasterizm’de ise “baba” Ahura Mazda, faal İyi Mainyu vasıtasıyla “herşeyi yarattı”. Tabii ki hurafelerle doldurulmuş ve bozulmuş bir “yeni” öğreti olan Zoroasterizm söz konusu olunca Nyberg haklıdır.. Ama Zarathuştra, yani Bahdin’in asıl peygamberi ve onun öğretisi söz konusu olunca işler değişir. Bu konuya yeniden döneceğiz..

altılar

Yukarıda Altılar’dan bahsetmiştik, ki biz bunları nitelemek için daha önceki bölümlerde geçici olarak, “başmelek” sıfatını kullanmıştık. Pehlevi dilinde bu tanrısal varlıklara “Amşaspand”lar deniyordu. Gathalar’ın yazıldığı dilde ise bunlar “Spento Ameşo” idiler. Fakat Bartholomae; ayrı ahlaki ve sosyal fonksiyonları olan bu tanrısal varlıkları tek bir vücut halinde toplamanın yanlışlığına işaret eder. “Altılar”ı tek bir vücutta toplamak, onların özel, farklı önem ve farklı karekterlerini silerek aynı seviyeye getirmeye yol açmıştır. Bu Zoroasterizm’in işidir.

Tanrısal Altılar, Zarathuştra’da manevi dünyanın ayırdedici varlıklarıdırlar. Gathalar’i incelersek, bu tanrısal varlıkların Ahura Mazda tarafından yaratıldıklarını görürüz. Bunlar kendiliklerinden var değildirler. Gathalar’dan anlaşıldığı kadarıyla Altılar Ahura Mazda’dan bağımsız değildirler. Altılar; Mazda “tanrı sistemi”nde, “üst tanrı”ya bağımlı varlıklar da değildirler. Böylesine bir niteleme, tabii ki Zarathuştra’nın dinsel felsefesine ve Bahdini’nin ruhuna aykırıdır. Zarathuştra’nın dinsel felsefi sisteminde bir üst tanrı kavramı yoktur. Bahdiniler, tanrının tekliğine inanırlar. Altılar’ı Gathalar’dan çok iyi takip edersek, bunların Ahura Mazda’nın sıfatlarını yüklenmiş, kendi öz varlığının esaslı parçaları veya tanrının sıfatlarının ifadesini bulduğu çeşitli veçheleri olduklarını görürüz. Bu tanrısal varlıklar, belli belirsiz bir şekilde Ahura Mazda’nın öz varlığından bağımsızdırlar. Bu bağımsızlıktan amaç Altılar’ın varlık sebebi olan Gerçek’i ortaya çıkarmaktır. Bu haliyle Altılar, İslamiyet’teki ve İsrail kaynaklı dinlerdeki meleklerle -kısmen- mukayese edilebilirler, ki bu dinler ’melek bilim’i Zoroasterizm’den ödünç almışlardı. Tanrı’nın bu veçheleri; biri ”makro Evren”e yani bildiğimiz gerçek evrene, biri toplumsal işleyişe diğeri Mikro Evren” olarak insana ait olmak üzere üçlüdürler. Yani Aşa dendiğinde önce hangi Aşa’dan bahsedildiğini anlamak gerekiyor. Bir cümlede Aşa geçiyorsa; bunun kişiye özel Aşa mı, toplumsal Aşa mı, yoksa Evrensel Aşa mı olduğu, ifade edilmek istenen anlam bakımından büyük öneme sahiptir. Kişisel Aşa, her şahsa özeldir ve içseldir. İnsanın kendi gerçekliğidir. Toplumsal aşa, toplumun doğrunun emrettiği bir şekilde yani adalete uygun işleyişini temsil eder. Evrensel Aşa, evrenin düzenli işleyişi ile ilişkilidir ve evrenseldir. Bu ayırım çok önemlidir.

Ahura Mazda, kendi üstün varlığının özünden oluşturduğu bu ilahi varlıklarla kendisini de sınırlamıştır. İlahi düzenin işlerliği, evrenin Kötü Güçler’in cehennemleştirme eyleminden korunması, bu aracı ”ruhlar” vasıtasıyla sağlanır ve Bahdiniler’in tanrısı bu işleyişi kendi karekterinden dolayı bozmaz. Görüldüğü gibi “kanatları ile” şuraya-buraya “uçuşan” meleklerle bu kudretli ahuralar arasında çok etkileyici bir fonksiyon ve insiyatif farkı vardır.

aşa

Altılar arasında en önemli olanlardan biri Aşa’dır. Hintliler’in bu ismi karşılayan “rta”sı var. Kürtçe’nin Zazakisi’nde bu iki kelimenin; yani Aşa ve Rta’nın karışımı olan ve aynı anlama gelen ”Raşta=Gerçek”, Kurmanci’de ’rasti’ kelimesi hala yaşıyor. Aşa, kelimenin öz anlamıyla; “hak düzeni” demektir. Bu ilahi varlık vasıtasıyla Ahura Mazda; evrenin düzenli işleyişini, dünyanın düzeninin aksaksız işlemesini, insanların sosyal ve dinsel hayatlarının düzene sokulmasını, insanların içsel temizliğini, tabiatın uygun devinimini, doğadaki tüm yaratıkların hayatlarının bir düzen içinde sürmesini amaçlamıştır. Aşa, Grek düşunce sistemine ”Logos” hatta daha açık bir şekilde “Kozmos” olarak girmiştir. Aşa aynı zamanda gerçek demektir. Bu ilahi kavram veya varlık, Altılar’ın diğer elemanlarıyla da ilişki içindedir. Gathalar’da yer alan bu ilişki, fonksiyonun etkin bir şekilde yerine getirilmesi için önemlidir. 31.Yasna’nın 6.bölümünde Aşa, Haurvatat ve Ameretat ile ilişkilendirilir. Aşa ayrıca, mecaz anlamda da olsa, Yasna 47.2’de Ahura Mazda’nın çocuğu olarak anılır. Daha doğrusu Ahura Mazda Aşa’nın (yani gerçeğin) babası olarak nitelenir, ki burada açıkça Eski Medce’de gerçek=Aşa demekti. Mazda gerçeğin babasıdır. Bu; Y.44.3’te bir başka amaçla tekrarlanır. Ama Ahura Mazda’nın Aşa’yı yarattığı ve bunu kendisinin bir sıfatı vasıtasıyla yaptığı da Y.31.7-8’de açıkça kaydediliyor. Y.28.8 ve Y.29.7’de Ahura Mazda’nın Aşa ile aynı ilahi arzulara sahip olduğu yer alır, ki bu tabiidir. Yasnalar’da (Gathalar’ın yer aldığı Yasnalar’da) Aşa’nın Vohu Manah ile ilişkilerini konu alan ibareleri de bol miktarda bulabiliriz. Ayrıca Ahura Mazda, insanların açık ve gizli günahlarını Aşa vasıtasıyla görür. Çünkü Aşa bir yönüyle de şahsa göre içseldir.

Bahdin’i kabul eden insanlara “Aşavan” deniyordu. Bu; doğruyu, doğruluğu kabul eden adam demekti. Zarathuştracılık’tan pekçok yönden etkilenen Philo’nun öğretisinde Aşa’nın karşılığı olan kavram “Theios Logos”tu. Philo’da “doğru”yu temsil eden bu ruhsal veya göksel kavramın, tanrı ile birlikte veya onunla aynı safta oturduğunu öğreniyoruz. Bilindiği gibi Gathalar’da adı “doğru”, “doğruluk” olarak geçen Aşa’nın Ahura Mazda’ya eşlik ettiği söylenir. Burada anlatılan; “Aşa vasıtasıyla …”, “Aşa ve Vohu Manah ile …” gibi ibarelerdeki eşlik ediştir. Philo’nun “doğru”su, kötü veya yalan olandan nefret eder. Bahdiniler’in Aşa’sı da Kötü’den ve Yalana Sapmışlık’tan nefret eder ve ruhsal dünyada onun muhalifi “drug”; yani “Yalan”dır. Drugcular’a “drugvant” veya “drugvat”, yani Kürtçe’den çevirirsek “Yalan söyler”, “Yalan söyledi” deniyordu. Biz buna ”Yalana Sapmışlık” diyebiliriz. O, yani drug, insanlığın düşmanıdır.

vohu manah

”Altılar”ın ikinci elemanı ve ilk yaratılanı ”Vohu Manah”dır. Bu ilahi varlık, ”İyi Düşünce”, ”İyi Akıl” veya ”İyi Amaç”ı temsil eder. Ahura Mazda’nın bu çehresi, Aşavanlar’ın ruhları ile eşgüdümlüdür. Vohu Manah, insan oğlunun içsel uğraşısını temsil eden bir yöne sahiptir. Bu içsel uğraşın iki yönünden biri; ruhun hareketliliğini, savaşımını ve hayatın akışını içeren etkililiği, diğeri ise bilinçin faaliyetlerini, algılamayı, düşünceyi ve anımsamayı içeren entellektüel yönüdür. Bunlar özdür ve bir araya geldiklerinde diğer canlılardan ayırdedici özellikleriyle “insan” denilen kavramı oluştururlar.

İnsanlar, ruhlarının bir parçası olan bu entellektüel yön ve ruhsal hareketlilik sayesinde veya bu entellektüel yeteneklerini kullanarak, Vohu Manah’ları ile ilişki kurarlar. Kişiye özel Vohu Manah bir aracı olarak, onları tanrı Ahura Mazda ile ilişkiye sokar. Bunun anlamı açıktır: Vohu Manah; insan ile tanrı arasında bağlantının sağlandığı ilahi bir kavramdır ve bir yönüyle insanın içsel güçlerinden en önemlisidir. Ahura Mazda, Evrensel Vohu Manah vasıtasıyla insanların dünyasına -uyarıcılar göndermek suretiyle- gerekli müdahalede bulunur. Burada Toplumsal Vohu Manah öne çıkar. Topluma İyi Düşünce hakim olmazsa elbette kaos doğacak, Kozmos; Aşa uzaklaşacaktır.

İnsanların dünyevi hayatları sona erdiğinde, Aşavanlar’ın ruhları ebedi mutluluğu Vohu Manah’ta bulurlar. İçsel Vohu Manah bu sürecin sonunda Evrensel Vohu Manah ile birleşir. Bundan dolayı Evrensel Vohu Manah, Bahdiniler’in son amaçları veya ulaşmak istedikleri son hedeftir. İnsanlar öldüklerinde ruhları Vohu Manah tarafından veya vasıtasıyla “çözümlenir”. Tüm imanlıların ruhlarının ebedi mutluluğu bulduğu kavram olarak Vohu Manah, bu yönüyle Mutlak Daena’ya tekabül eder. Mutlak Daena, yaradılış olayının başlangıç günlerinde, Mutlak Akıl diyebileceğimiz kavramdır. Zarathuştra’nın Vohu Manah’ı ile İslamiyet’in Azrail’i veya Cebrail’i arasında gerek kavram ve gerekse etkinlik bakımından, biraz benzese de bir yakınlık yoktur. Azrail, sadece ne zaman ölecekleri, daha önceden yazılmış olan kaderleri vasıtasıyla bilinen insanların canlarını bedenlerinden ayırmaya Allah tarafından memur edilmiş bir melektir. Aryan Mitolojisi’nde Arzail kavramına eş olan bir Kötü Güç vardır. Bunun adı; Aştõ Vidhãtu’dur ve Azrail gibi bir melek değildir. Oysa Vohu Manah’ın işi müminlerledir. Cebrail ise sadece Peygamber ile Allah arasında habercilik yapan İslami bir kavramdır. Bahdiniler’in Vohu Manah’ı, -aracı ruh olarak- böylesine basit değildir. O, insanın kendi içinde varolan ve tanrının İyi dediği şeyleri bize hissettiren bir kavramdır. Bahdiniler’e göre dünyasal ve ahiretsel mutluluk Vohu Manah’tan gelir veya Vohu Manah’tır. Ölüm anındaki “çözümleme”nin Azrail’in fonksiyonları ile alakası yoktur. Vohu Manah’ın insan-tanrı ilişkisi konusunda oynadığı köprü rol, İslamiyet’te karşılığı olmayan bir kurumsal roldur. Bu rol, yukarıda da belirttiğimiz gibi; Cebrail’in rolü ile mukayese edilebilir. Fakat İslamiyet’in bu meleği de insiyatifsizlikle malul olduğu için, yine yukarıda belirttiğimiz gibi adı sadece Allah ile Hazreti Muhammed arasındaki Vahiy taşıyıcılığında geçer. Oysa Vohu Manah hem Ahura Mazda ile Aşo Zarathuştra arasında vahiy taşıyıcılığı yapar, hem de tanrı ile insan arasında bir köprü görevi yüklenir. Üstelik her insanın kendi Vohu Manah’ı da vardır. Öte yandan Vohu Manah insan ile tanrı arasında köprü görevi yaparken tüm insiyatif kendisindedir. Üstelik onların dünyevi ve ahiretsel mutluluklarını da üstlenmiş olarak..

Darmesteter’in Theios Logos’u Vohu Manah ile ilişkilendirmesi, Aşa-Vohu Manah ilişkisinin karşılığı olmalıdır, Theios Logos’un karakter olarak Vohu Manah ile benzer olmasından değil. Philo’nun öğretisinde Vohu Manah’ı asıl anıştıran Poietiké Dinamis’tir. Çünkü Poietikhé “şekillendirici kudret”i temsil ediyor, tabii ki ruhsal anlamda. Yani insanların ruhunu, yöneleceği kaynak için şekillendiriyor. Bu yönüyle Mills’in de kaydettiği gibi, yaratıcı “hayırsever”dir o. Aşa’ya karşı olduğu gibi, Vohu Manah’ın pozitif eylemlerine karşı da bir kötü vardır; ”Aka Manah”. Aka, “Kötü Düşünce” anlamına geliyor. Gathalar’da “İyi Düşünce” olarak geçen Vohu Manah’ın, insanlara doğru yolu gösteren eylemliliğini, onların zihnini çelmeye çalışan bu “kem güç” marke eder. Bahdiniler, insanların hem Vohu Manah’ın hayırlı telkinlerini, hem de Aka’nın baştan çıkarıcı çabalarını içlerine döndüklerinde bir nevi dinleyebileceklerini söylerler. Yani, bir an için “şu muhtaca bir iyilik edeyim” diye düşünürseniz bu tamamıyla Vohu Manah’ın telkinidir. Eğer aynı anda “boş ver, sana mı kalmış elin çulsuzuna yardım etmek” diye vazgeçirici birşeyler his etmişseniz -ki Bahdini inancına göre bunu his etmemek imkansızdır- bilin ki Aka sizi baştan çıkarmaya çalışıyor.

xşathra

Ahura Mazda’nın üçüncü veçhesi olarak Khşatra’yı görüyoruz. Khşathra, bazı düşünürlerin kaydettiğine göre Ahura Mazda’nın esaslı sıfatlarından biri olan ilahi egemenliği temsil eder. Zarathuştra, bilindiği gibi Mazda’ya tek tanrı olarak tapardı ve onun dinini öğreti olarak kabul etmiş ve ettirmeye çalışmıştı. Peygamber insanlara tanrının emirlerine veya tavsiyelerinin doğruluğunu öğretiyordu. Aşavanlar, ömürlerini “iyi düşünce”, “iyi söz” ve “iyi eylem” için harcarlar. Bu dinin insanlardan talep ettiği en temel kurallardır. Bunlar topluma Egemen olmalıydı. İşte dinin bu Egemenlik’i, aynı zamanda Mazda’nın egemenliğidir. Bu anlamdaki bir egemenlik, Mazda’nın Angra Mainyu karşısında, büyük hesaplaşmada kazanacağı zafer için önemlidir. Mazdacılar, kötünün hakim olduğu bir dünyada nihai zafer vaad etmezler. Bu düşünce Hristiyanlık’ta ve Müslümanlık’ta da -açık bir şekilde belirtilmezse de- sonraki eserlerde; “İsa’nın yeniden inmesi” ve “Mehdi zuhur edecek, kafirler yok olacak” ibareleri ile kendini belli ediyor. Zoroasterciler, Zarathuştra’nın tohumlarının bir gölde saklı olduğunu, Peygamber’in ölümünden bin yıl sonra o gölde temizlenecek olan bir bakirenin rahmine girip “Soaşyant” olarak doğacağını, bu yeni peygamberin Aşavanları hakim kılarak Drujvantlar’a karşı nihai zafere zemin hazırlayacağını keydederler. Bütün bunlar İlahi Egemenlik içindir. Gathalar da gelecek olan Soaşyant’tan bahsedilir. Hristiyanlık’ta da bakireler Hz. İsa için beklemiyor mu? İslamiyet’te şimdiye kadar Mehdi olduğunu iddia eden az insan çıkmadı..

Zarathuştra’da Yasna 44. 11’de, ”…O insan ki, (Gerçek ve İyi Düşünce’ye uygun davranmaya söz vermiştir ve) böylesi gerçekliği olan bir yoldadır, Daevalar’a ve böyle bir kişiye (Zarathuştra’ya) karşı çıkmaya devam eden ölümlülere -ki bunlar bu kişiye inananların dışındaki insanlardır- karşı koymuştu, böyle biri, kendisinin erdemli kavrayışından dolayı (Seninkiler’e) bir müttefik, bir kardeş veya bir babadır ey Mazda, (O); evin efendisi, dünyayı kurtaracak olan Soaşyant’ır.” demek suretiyle gelecekteki bir kurtarıcıdan bahseder. Hristiyanlar insanlığın kurtarıcısının Mesih olacağını ve Müslümanlar’ın bir kesimi ise bu gelecek olan kurtarıcının Mehdi olacağını iddia ederler. Bunların tümü Zarathuştracı geleneğin kopyası olan birer inançtır.

Egemenlik’in bu evrensel şeklinin yanında bir de imanlıların kendi öz xşathra’ları da vardır. Bu, dinin kurallarının insanın kendi öz benliğine Egemen olması anlamına geliyor. Gathalar’da mikro kozmos düzeyindeki bu Egemenlik sık sık söz konusu edilir. Xşathra’nın bir diğer sıfatı madenlerin koruyucu ruhu olmasıdır.

Xşathra’nın Philo’daki karşılığı Basiliké veya Basilikhé’dir. De Cherub 1.144’te Basilikhé adaleti elinde bulundurduğu gibi, kanun koyuculaşmıştır. Basilikhé’nin bir diğer veçhesi, tıpkı Khşathra gibi, “madenlerin temsilcisi veya koruyucusu” olarak kabul edilmesidir. Tanrı’nın bu veçhesinin Kötüler arasındaki karşıtı; ”Duş Xşathra”dır. Bu ibare; Kötü Yönetici anlamına gelir ki araştırmacılar kısaca onlara ”Tiran” diyorlar.

armaiti

Altılar’ın bir dördüncü elemanı Armaiti ve Aramaiti’dir. Kelime anlamı itibariyle “dine sadakat”, “dindarlık” veya “sevgi” demek olan Aramaiti, eski Aryan dilinde “yer ana”dır. Aramaiti özü dinin gösterdiği yol olan doğru düşünceyi temsil ediyor. Egemenlik ile birlikte düşünüldüğünde; Dindarlık’ın insanın kendi özündeki ve toplum içindeki hakimiyetini işaret ediyor. Ahura Mazda bu veçhesi ile, yaratılanın yaratanın gösterdiği yola inancının temin edilmesini hedefliyor. İnsanı bir nevi Mikro Kosmos olarak algılayan Bahdiniler, kazanılan bu saygılılığın, ruhun kötüye olan direncini arttırdığına inanırlar.

Zarathuştra tüm eski Aryan Tanrıları’nı redettiği halde “Yer Ana”yı değiştirerek de olsa aldı ve Ahura Mazda’ya onun bir veçhesi olarak bağladı. Yer Ana olarak Aramaiti, köylülüğün ilgi alanına giren konularda “iyi öğeler”in temsilcisi oldu. Onun karşıtı olan Pairimati; “en büyük küstahlığı” temsil eder. İran’ın asiller sınıfını oluşturan hvêtu’nun işlediği “günah” olarak Yaştlar’da adı geçen Pairimati, daha sonra gelen pekçok düşünürün de işlediği bir motif olmuştur. Sıddıqi’ye dayandırılan bir hadisinde İslamın Peygamberi Hz. Muhammed; “… Pers (Fars) asilleri kibirlerinden dolayı sorgusuz-sualsiz cehenneme gidecekler” der. Taromaiti veya Pairimati, gururlu Pers asillerinin günahı olarak Aramaiti’nin cephe aldığı başlıca kavram konumundayken, öte yandan da “açişto mantuş”, yani “en kötü hami” denilen ve gâuş vâstra denilen köylüleri ezen asillerin bir diğer sıfatı gündeme geliyor. Bu yoksul köylüler, yani gâuş vâstralar, vaso.yati veya vaso.şiti idiler, yani serbest hareket etme hakkına sahip değillerdi. Zarathuştra, Yasnalar’da onları; “hiç kimse o düşük rütbelilerin (köylülerin) ne kadar yüce olduklarını bilemez” der. Topraklara zorunlu olarak bağlı olan bu köleler, serfler, Zarathuştra’nın en büyük değer verdiği üreticilerdir. Tüm Yasnalar’da öküz veya sığır benzetmelerine bu emekçi insanların emeklerinin bir sembolu, bazan da bu insanların kendilerini ifade etmek üzere başvurulur. Zarathuştra Yasna 32.15’te imanlılara zulmeden karapanlar’ın, kavilerin mahfını ve cennetten kovuluşunu anlatır.

Burada Xşathra’nın Armaiti’yi de ilgilendiren en önemli sıfatlarından birine varılıyor: Evrensel Xşathra “göksel imparatorluk” veya “göksel egemenlik” anlamına gelmez. Bu tanrısal kavram; İyi olan dünya görüşünün benimsenmesi (Dindarlık vasıtasıyla), o dünya görüşünün hem mikro kozmos olarak insanın kendi ruhunda, hem de evrensel düzeyde Egemen olmasıdır. Böylece Kötü tecrit olacak, kendisine son darbenin indirilmesi imkân dahiline girecektir. Bundan sonra dünya yeni ve adil olan bir düzene kavuşacaktır. Tabii ki bu bir seçim meselesidir. Yasna 51.6’da; ”Biri ki, iyiden daha iyi olanı benimsemiştir ve Kendisi(nin-A.M.’nın) arzu ettiği şey için başarının gelmesine neden olacaktır, (onu) kendi Egemenlik’inde Mazda (Bilge) olan Ahura (benimsiyecektir). Fakat O’na (A. M’ya) hizmet etmeyecek olan şu adam için, hayatın nihai dönüm noktasında en kötünün kötüsü olacak (bu tür bir ceza onu bekleyecek).” denmek suretiyle bu seçimin ahiretteki ceza ve mükafatı da zikredilir.

Zarathuştra hazır yiyiciliğin ve çalışanların emekleriyle elde ettiklerini çalarak fiyaka satan zamanın hakim sınıflarının en büyük düşmanı olduğunu şu sözleriyle ortaya koyuyor (32. yasna, 11): ”Bu Yalan’a sapmış olanlar, gerçek mirasçıları (olan insanlardan) çaldıkları mallarla debdebe içinde yaşayan beyefendiler ve hanımefendiler olarak ortalıkta boy verirler, (işte bunlar) aynı zamanda müminleri mütekâmil İyi Düşünce’den saptırmaya çalışanlardır.”

Doğru dünya görüşünü seçenler, taraftar kazanmakta da başarılı olurlar, ki bunlar hazır yiyiciler değil, emekçilerdir. Yasna 31.10’da bu konu şöyle işleniyor: ”…O (sığır), bu iki (seçenekten, yeryüzünde) İyi Düşünce’nin (de) üreticisi (ve böylelikle) sığır-yetiştiricisi olan çiftçiyi kendisine doğru sözlü sahip olarak seçti.” Bu bölümde geçen sığır kelimesi, aslında doğruyu seçmiş olanlardır, yani Bahdin’in taraftarlarıdır. Taraftarlar ise; metinde ”sığır yetiştiricisi olan çiftçiler” olarak geçen emekçilerdir. Bu emekçiler, Eski Aryan toplumunda ve giderek Med toplumunda jyâtuş (Kürtçe’ye dikkat) denilen “geçim” araçlarına sahip olamadan toprağa hapsolmuş durumdaydılar. Oysa Zarathuştra’nın “mısraları”nın önemli bir kısmı bir tarım reformunun yapılması, hem de devrim niteliğinde bir reform yapılması için sisteme yükleniyorlardı. Fakat Peygamber’in reform talebi; toprak sahiplerinin, ruhaniler sınıfının ve asillerin şiddetli muhalefetini çekmiş, Zarathuştra’nın baba ocağından sürgün edilmesi ile sonuçlanmıştı. Sonunda kısmi bir zafer kazanıldı ve toprak köleleri gönüllü tebaaya dönüştü ve bu sistem bölgede son asra kadar değişmeden kaldı.. Böylece yerel yöneticilere gönüllü bağlılık, zorunlu toprak köleliğinin yerini aldı.

Yasna 30.5’teki: ”Yaeça xşnaoşan ahuram haithyaiş şya othanaiş fraorat mazdam” cümlesi tercümesinde, bu gönüllülük esasına göre bağlılık şöyle anlatılır; ”(Ve böylece bunlar; Gerçek’i seçenler), süreklilik kazandırdıkları adaletli eylemleri ile Ahura Mazda’yı memnun edeceklerdir.” “Adaletli eylemleriyle” tanrıyı “gönüllü”lük esasına göre memnun etmek ve süreklilik kazandırdıkları adaletli eylemleriyle memnun etmek, yeni bir düzen getirmiştir. 32. Yasna,15; ”Bu gibi şeylerden dolayı (nefreti şeylerden dolayı), karapanlar sınıfı, kavalar ve şu kendileri tarafından tuzağa düşürülenler tarihe karıştı. Bunlar İyi Düşünce’nin ikametgâh’ından alınıp götürüleceklerdir (orada, hayatları üzerinde diledikleri gibi hükm edenleri etkileyemeyeceklerdir)” demek suretiyle zulmeden sınıfların Peygamber’in sağlığında tarihe karıştığını gösteriyor. Serf-Senyör ilişkisi Zarathuştra’nın dinini yaydığı dönem boyunca çözülmüş gibi görünüyor. Çözülmüş olan “serf-senyör” ilişkisinin yerini alan gönüllü “tebaa-kral” ilişkisini temsil eder oldu. Bundan da anlaşılıyor ki; Zarathuştra, İslamiyet’in “mezalim” dediği olguya, yani hakların yağmalanmasına karşı hayatı boyunca bir nefer gibi savaştı.

Aramaiti, Ermenice’ye dini bir öğe; “santa armati” olarak, Medce’den geldiği şekliyle “sandarmet”, yani “yeryüzü dünyası” olarak geçti. Aramaiti’nin Philo’daki karşılığı “dînamis ileos”tur. Fakat bu benzerlik çok siliktir. Angra Mainyu Güçleri arasında Armaiti’nin karşılığı ”Pairimaiti”dir, ki bu küstahlık anlamına gelir.

haurvatat ve amrtatât

Altılar’ın beşinci elemanı olan Haurvatat; “sağlamlık, sağlık veya fiziksel bütünlük” anlamına gelir. Nyberg, Harvatat’a anlam olarak, kestirmeden giderek “Sağlık”ı uygun görüyor. Herzfeld; yukarıdaki anlamlara, “bolluk veya bereket” gibi bir diğer açıklama da katıyor. Amrtatât veya Amêrêtât çiftin diğer elemanıdır ve “Ölümsüzlük”ü ifade eder. Bazı yazarlar, bu öğenin ayrıca; “ambrosia”nın, yani Olimpos tanrılarının çok lezzetli yemeklerinin tadının kişileştiği bir tanrısal veçheyi hatırlattığını da ifade ederler. İslamlar bu ikiliye Harûd u Marûd diyorlar.

Harvatât ve Amêrêtât’ın başka işlevleri de vardır. Bu işlevlerden en önemlisi hayat ile ilgili olanıdır. Harvatât bu dünyadaki hayat ve zaman, Amêrêtât ise sonraki ebedi hayat ile ilintilidir. Harvatât, “dünyadaki kutsanmış hayat”ı, Amêrêtât “ebedi hayat”ı ifade eder. İslamlar buna; “al-Hayat fi al-dunyâ wa al-âkhira” derler.

Bu ikili, ayrıca besin değeri olan -su dahil- sıvılar ile bitkilerin insanlar için taşıdığı önemi de temsil ederler. Apâca-urvarêca: su ve bitkiler, sulu tarımı hatırlatan bir “projection mitique” dir (Benveniste). Zarathuştra’nın takdim ettiği dinde hiçbir figür tesadüfi değildir. Tüm ilahi güçler ya ahlaksal, ya iktisadi veya da sosyal düzenle ilgili işlevlere sahiptirler. Bu güçler işbirliği halindedirler. Bunlar; Gathalar’da, Ahura Mazda’nın kısmi figürleri veya veçheleri olarak bir birlik içinde bulunuyorlarmış gibi takdim edilirler. Tanrı’nın bu altı veçhesi veya yüzü ile birliğine “sar” deniyor.

Harvatat’ın Kötü Güçler tarafındaki rakibi “Avaêtat”=hüzündür. Harvatat’ın; sağlığın verdiği evrensel mutluluk veya fiziksel bütünlükle ilgili fiillerini bozmaya çalışan Avaêtat, insanları moral ve fizik olarak soldurmaya çalışır. Amêrêtât’ın “ebedi hayat”ına ise “Merethyu”=ölüm muhalefet eder. Ebedi hayat ile ölümün mücadelesi, nihai büyük hesaplaşmada, tüm şer güçlerinin yok edilmesine kadar sürecektir.

Harvatât’ın Philo’daki karşılığı “nomothetixî”dir. Philo’da nomothetixi; “sağlıklı mutluluğu” ve “hastalıktan azadeliği” temsil eder. Amêrêtât’ın karşılığı ise, “ideal dünya” anlamına gelen “xosmos noitos”tur. Çünkü ideal bir dünya ya da evren; hastalıktan, acılardan, çirkinliklerden, adaletsizliklerden arınmış olan ve asıl kendisi ölümsüz olan bir dünyadır.

ahura mazda, kötü güçler ve diğer dinlere etkileri

Zarathuştra’nın geliştirdiği tanrı kavramı, Bahdin’den sonraki dinleri tebliğ eden peygamberlerin getirdiği tanrı kavramından çok daha fazla karmaşıktır. O, tanrıyı her yönüyle kavramaya çalışmış ve kavradığı şekliyle ifade etmiştir. “Ne ezel, ne de ebed” hakkında hiçbir boşluk bırakmadan, tanrısına; “hikmetinden sual olunmaz” gibi bir sıfat yakıştırmadan, on yıllık inzivada her sorusuna cevap aramış ve tüm cevapları bulduğuna kani olduğunda mağarasını terk etmiştir. İşte böylesine bir Zarathuştra, Yahudi olmayan bir peygamber olarak, O; her şeyi çözümlediklerini sanan İsrailoğulları’nın dinsel öğretilerini alt-üst edebilmiştir. Bundan dolayı araştırmacılar, Zarathuştracılık ile temasa geçtikten sonra oluşan Yahudiliğe, “sürgün sonrası” Yahudilik diyorlar.

Bilindiği gibi Babil’li Nebuqadnezzar (M.Ö.604-562) savaşçı karekterli bir kraldı. Ayrıca zulmü ile de ünlü olan bu kral, İsrailoğulları’nın yurdunu işgal ettiğinde Kudüs’ü yakıp yıktığı gibi, Yahudiler’i de (önderleri düzeyinde) yerlerinden söküp Babil’e birlikte getirdi. İşte Bibel’de de yer alan tarihteki meşhur ilk büyük “sürgün, exodus” budur. Bu sürgüne kutsal kitapları Tevrat ile gelen Yahudiler, geri döndüklerinde Zarathuştracı Magular’dan ödünç aldıkları güçlü teolojik kavramları da birlikte götürmüşlerdi. Bu büyük buluşmadan sonra, Prof. Bousset’in (1906) de dediği gibi “güçlü ve etkileyici” bir inanç sistemi ile karşılaşan Yahudi din adamları, pek çok konuda öğretilerini elden geçireceklerdi.. Bu değişiklik eski Tevrat ve yeni Tevrat’ın karşılaştırılmasında açıkça görülür. Daha sonra gelen Hristiyanlık ve Müslümanlık ise Bahdin’in pek çok çözümlemesini benimsemiştir. fakat yine de bu çözümlemeleri büyük bir başarıyla aldıkları söylenemez. Alınan şeyler, sisteme tam uydurulmadığı için epey iğreti bir vaziyette durmaktadır.

* * *

Bahdini inancına göre tanrı “en yüksek”tir, dolayısıyla “tek”tir. Ahura Mazda (Ys.31.14), ödüllendirici ve seçici yargıçtır. Herşeyi bilir (Ys.31.13). Kural koyucudur (Ys.31.11). Öğreticidir (Ys.31.5). Fakirler için (ahirette) bir “kırallık” kurmak ister (Ys.28.4 ve Ys.34.3). Ahura Mazda (Ys.31.7); arkadaştır, koruyucudur, sağlamlaştırıcıdır, değişmezdir. O, bizim yargıcımızdır (43.4).

Fakat Ahura Mazda’da tarifini bulan Avestik tanrı anlayışında mantıklı izah anlayışı hakimdir. Bu tanrı anlayışında ’Tanrı’nın hikmetinden sual olunmaz’ ibaresine asla yer yoktur. Üstünlüğü bu anlayış dolayısıyla sınırlanmıştır. O, Avesta’nın temelini atan anlayış gereği; ne suçu yaratmanın, ne de yaratılmasına müsaade etmişliğin sorumluluğunu taşımaz. Bahdiniler’in evreni; uçsuz bucaksız iki bölümden ve bu bölümleri mekan edinen iki iki güçten; kıyasıya mücadele eden iki bağımsız güçten oluşur. Bunlar başlangıçtan beri var olan iki temel güçtür; İyi ve Kötü. Bağımsız olan insan bu iki temel güç arasında özgür iradesi sayesinde serbest seçimini yapacaktır. Ahura Mazda, insanlar bu seçimi yaparken yanlışlığa düşmesinler diye onları gerçeğin kalb ateşi ile donatmıştır. Ara sıra uyarıcı peygamberler gönderir. Rakibi Angra Mainyu da boş durmaz, O da kendi varlık kompleksinden saptırıcı unsurları insanın karar sistemini harekete geçiren ruhsal merkezlerine yerleştirir. Bu arada zalim tiranları da harekete geçirir, insanları saptırmaya çalışır. Ben bu durumu izah için derslerimde, seminerlerimde ve konferanslarda hep ’cüzdan’ misalini veririm. Bu misalde kişi yolda yürürken bir cüzdan bulur. Bulduğu andan itibaren içinde iki ateşin mücadelesi başlar. Birinci ateş, İyi’nin yerleştirdiği kalb ateşidir. Bu ateş kişiye; ’ sen bu cüzdanın gerçek sahibini aramalısın. Onu bulmalı, cüzdanı teslim etmelisin. Cüzdanın çok büyük bir ihtiyacı yerine getirdiğini düşün! Ya bu cüzdan ölümcül bir hastalığın tedavisi veya yetimlerin rızkı için gerekliyse?’ vs şeklinde iyi düşünüp iyi yapması için baskı yaparken, Kötülük ateşi bunun yanıbaşında aksi yönde müdahalede bulunur: ’ Al cüzdanı götür. Bir daha böyle bir fırsat elde edemezsin. Götür, gönlünce harca. Sana ne elalemin hastalığı açlığı?’ Nihayetinde kişi bağımsız olarak kararını verecek, ya günah işleyip cüzdanı cebe indirecek, ya da sahibini arayıp sevaba girecektir. Karar onundur..

İşte Zarathuştra’nın tanrı anlayışında temel ayırdedici özellik buradadır. Zarathuştra’nın tanrı anlayışında Ahura Mazda’nın taraftar olduğu İyi (Spenta) Mainyu; doğruluğu, güvenirliği, hayırlılığı ve sahip olduğu kutsal enerji ile ayırdedicidir. “İyi düşünce”, “iyi söz”, “iyi eylem” ona yaklaşmanın anahtarlarıdır. Onu, evrenin diğer kompartımanında, Ahura Mazda’dan bağımsız olarak var olan Kötü (Angra) Mainyu sınırlar. İşte bu sınırlama, Tanrı’yı; suçları paylaşma veya suçların varlığının sorumluluğunu paylaşma gibi bir duruma düşmekten alakoyar..

Yaratıcı bir güce sahip olmayan Angra Mainyu, kudret bakımından Ahura Mazda’dan açıkça aşağıdır. Fakat; -Spenta ve Angra Mainyu anlamında- iki temel güç yine de biribirini belli şartlar oluşmadan yok edemezler (daha doğrusu bu şartlar oluşmadan İyi, Kötü’yü yok edemez) ve bu iki temel güç kelimenin tam anlamıyla biribirinden bağımsızdır. Bunlar çatışan, ama birlikte varolan iki zıt kutuptur. Yaratıcı, yani Ahura Mazda, Kötü Güç’ün kötülüklerini geçici olarak, uyarıcıları vasıtasıyla boşa çıkarabilir, ama iş yok etmeye gelince bu, en aşağısından belli bir süre için, yani Kötü Güç insanlar tarafından düşüncelerinde, sözlerinde ve eylemleri ile tam anlamıyla tecrit edilinceye kadar mümkün değildir. Dahası zafer için yeterli birikim esastır. Aksi takdirde Kötü, şimdiye kadar çoktan yok edilmiş olurdu.

Zarathuştracılar’la temasa geçmeden önce Yahudiler’in iblis anlayışı çok bulanıktı. Fakat temastan sonra Yahudilik ve Yahudiliği takibeden Hristiyanlık ile İslamiyet’in kutsal kitapları, “İblis ve Cinler”le doldu taştı. Daniel; 7.10’da Yehovâ (tanrı)nın 100.000.000 melek yarattığını kaydeder. Fakat Tekvin; 6.1-5’den öğrendiğimize göre bu meleklerin bir kısmı insan kılığına girip göğü terketmişler. Sebep; güzel beşeri kızlarla gönül eğlendirme isteğine kapılmaları idi. Yahuda; 6-7, bunu “zina etmiş ve başka beden ardına düşmüş” Sodom ve Gomorra’daki halkın hareketine benzetiyor. İslamiyet’te de benzer durumlar göze çarpar. Yolundan sapmış olan bu meleklere “cin” deniyor. Bunlar aslında iblisi güçler haline gelmişlerdir (En’am,128, A’raf, 38 vs)..

İsrail, Hristiyan ve İslam inancına göre İblis, yani Avestik Kötü Güç, aslında tanrının bir meleği idi. Tanrı, Adem ile Havva’yı yarattığında, bu melekte de tapılma arzusu belirdi veya bu melek çamurdan yaratılan Adem adlı yaratığı küçümsedi, kıskandı. İslam inancına göre Adem’e secde etmeyi red etti. Onu ve Hava’yı suça teşvik etti ve tanrının isyancısı oldu. Sonunda Havva’yı, bir yılanın kılığına girerek veya yılanı kullanarak ayarttı, ona günah işletti. Havva’da Adem’i ayarttı ve yasak meyvayı yedirdi.. İslamiyet’te Allah’ın bir meleği olan İblis’in diğer melekler gibi nurdan, yani tanrısal ışıktan yaratıldığına inanılır. Allah ilk insan olan Adem’i; kendisinin yerdeki halifesi olsun diye bir kan pıhtısından veya topraktan yarattı ve İblis dahil meleklerine; “Adem’e secde edin (Bakara:34)” diye emir verdi. İblis birden bire kibire kapılmış ve çamurdan yaratılmış olan insana secde etmeyi red etmişti. O anda Allah’ın lanetine uğrayan İblis, bir asi olarak, kıyamete kadar insanları Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktı. Allah İblis’iönce cennetten kovdu (A’raf:13). Sonra İblis’in isteği üzerine (A’raf:14) Ona kıyamete kadar süre verdi. Böylece İblis, insanları yollarından saptırmak için (A’raf:16) istediği süreyi bulmuştu.

Burada Zarathuştracılık’ın Kötü Güç anlayışı ile Ortadoğu kaynaklı diğer dinlerin İblis anlayışı arasındaki farka geliyoruz. Bahdiniler’in Angra Mainyu’su kendiliğinden var iken; Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar’ın İblis’i Yehova veya Allah tarafından yaratılmıştır. Burada Mills’in haklı olarak yönelttiği bir eleştiriye geliyoruz: Bu dinlerin tanrısı, yani; geçmişte olmuş olan ve gelecekte de olacak olan her şeyi bilmesi gereken bu dinlerin tek ve kudretli tanrısı, yarattığı bir meleğin kötüyü seçeceğini nasıl oldu da kestiremedi? Eğer kestirmişse neden bu kötülüğe, yoldan saptırmacalara “göz” yumdu? Yuhanna; 12:31, 14:30 ve 16:11’de de belirtildiği şekliyle; İblis’in “bu dünyanın efendisi” olmasına neden müsaade etti? Burada bir terslik seziliyor. Tanrı insanları da yaratıyor, İblis’i de yaratıyor. Sonra İblis’in insanları kandırmaya çalışmasına müsaade ediyor. Onu, yani asıl suçlu olan İblis’i yok ederek dünyayı düzeltmiyor. İslamiyet’e göre her insanın değişmez bir kaderi vardır. Kadere inanmak imanın şartlarındandır. Bu kader önceden belirlenmiştir ve yaşanacaktır. Bu yaşanan kaderde, işlenen günahların sorumluluğu da bireye aittir. Bunun için cezalandırılır. İblis’in onları suça teşvik etmesiyle de olsa işlenen her suç için bir ceza biçilmiştir. Oysa İblis tanrı tarafından engellenebilirdi. Üstelik, hangi insanın hangi suçu ne zaman işleyeceği de önceden bellidir ve biliniyor. Önceden saptanmış bir kaderi yaşayan insan, bunu yaşadığı için cezalandırılacaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Zarathuştra’nın öğretisinde birey tamamen bağımsızdır. İnsan, İyi ile Kötü’nün mücadelesinin hem objesi, hem de hakemidir. Tarafını kendisi seçecek, kaderini kendisi çizecektir. Yeryüzü Angra Mainyu’nun kırallığı değildir. Evet, o yeryüzüne belli bir süre hakim olmuştur, fakat bu geçicidir. İnsanlar, seçimleri ile yeryüzünün görüntüsünü ve hatta evrenin kaderini tayin edebilirler. Dolayısıyla “kul insan”, Zarathuştra’da seçim hakkı olan “efendi veya hakem insan”dır. İnsan, bu ilahi olayın merkezinde “oturur”.. Önceden çizilmiş bir kaderi Zarathuştracı öğreti asla kabullenmez (ölüm hariç).

Bu Yaratıcı Tanrı, Ahura Mazda, kendi sistemi içinde, yani 6 veçhe halinde hareket eder. Ahura Mazda’nın Altılar’ı çok güçlüdürler. Önasya’nın diğer dinlerinde benzer ilahi varlıklara “melek” deniyor. Melekler tanrının vechelerinden bağımsız ve onun emrindeki ilahi varlıklardırlar. İslamiyet’te onların varlığına inanmak imanın şartlarındandır. Fakat sürgün öncesi Yahudiler arasında Sadduce’ler (Zadokçular) adını taşıyan bir gurup vardı, ki bu guruptaki insanlar ne meleklere, ne ruhlara, ne de yeniden dirilmeye inanırlardı. Bu gurup çok genişti ve Asmonaeller’le Hasmonaeler’in tüm prenslerinin meyli bu yöndeydi. Bu; eski Yahudilik’te, bugünkü temel öğelerin o zamanlar daha henüz tam oturmadığını gösterir. Fakat zamanla “melekbilim” tüm Önasya dinlerinde yerine oturdu. Tevrat’ta (bölüm:12.15) Raga’nın Yedileri (Ahura Mazda ve Altılar) ile ilgili imalar bulunuyor. Bunlardan birinin adı İsrail Başmeleği Rafael olarak geçiyor. Zekeriya (4.10), Yediler’i, Tanrı’nın yeryüzünün şurasına-burasına koşuşturan gözleri olarak kabul eder. Bu tez, Tevrat’ta daha sonraları güçlü bir şekilde geliştirilmiştir.

Bu yedi İyi’ye karşılık, yedi de Kötü vardır, ki bunları daha önce incelemiştik. Ahura Mazda’yı Assara Mazãş olarak alan Asurlular, ayrıca buna göksel yedi İyi Güç (İgigi) ve Yersel yedi Kötü Güç (Annunaki) kavramlarına da eklediler. Bu kavramları da Aryanlar’ın İyi Yediler’i ve Kötü Yedileri’nden ödünç almışlardı. Yedi rakamı, dünyada bugün de pekçok konuda hayatımızı etkiliyor. İslamiyet, cehemnnemin yedi, cennetin sekiz kapısı vardır der. Yedi ayrıca bir hafta (haft=7, Kürtçe)’nın gün sayısıdır. İslam’ın Kutsal Kitabı Kur’an, Allah’ın gökyüzünü yedi kat halinde yarattığını bildirir. Hristiyanlar tanrının dünyayı altı günde yarattığını 7. gün istirahat ettiğini söylerler. Tüm bu yedi rakamlı inançların başlıca kaynağı, Ahura Mazda ve altı vechesinden oluşan Zarathuştracı ilahi sistemdir. Tanrı’nın veçheleri olan ilahi varlıklar, Hebrew kaynakları için yabancı sayılmaz. Bu kaynaklar, yer yer “Yehova’nın melekleri” veya “Yehova’nın ruhları”, Yehova’nın kendisinden oluşmuşlardır derler. Tıpkı Gathalar’da kaydedildiği gibi…

Yahudiler; “ilahi düzen”, “ideal gerçek” ve “adalet”i temsil eden Aşa’yı olduğu gibi almışlardır. Çünkü onlar da “dürüstlük ve yargı”yı tanrının hükümdarlığının temeli olarak saymaktadırlar. Vohu Manah İncil’deki eudokia’nın benzeridir. Aramaiti, Dindarlık; Gathalar’da tanrının bir sıfatı gibidir. Moulton, bu Gathik figürü, “Tanrının Oğlu” Hz. İsa ile mukayese eder vs..

Zarathuştra’nın öğretisinin en şaşırtıcı yanı, kimsenin tanrılarına karışmaması’dır. O, herkesin inandığı tanrıyı veya tanrıları kutsamaya hazırdır! Ama bazı şartlarla.. Bu tanrı veya tanrılar; kötüden yana olmayacak, insanlara zarar vermeyecek, ekonomilerini bozucu “kurban kesme” gibi gelenekleri teşvik etmeyecek, “düşüncede, sözde, eylemde iyi”yi savunacak, dürüst ve adil olacak veya olacaklardır. Fakat Zarathuştra bu düşüncedeki insanların tanrı anlayışlarını değiştiremeyeceklerini deneyimleri ile anlamış, Gathalar’da onlara ve tanrılarına şöyle haykırmıştı (Ys.32.3):

”Fakat siz Daevalar ve size tapanlar, hepiniz Kötü Düşünce’den köklerini alan döllersiniz, yalancı ve soysuz! Sizin eylemleriniz de nefret doludur, ki siz bu dünyanın yedinci bölgesinde, bu özelliğinizle ünlenmişsiniz.”

Bu reddiye, tüm Kötü yanlısı tanrıları evrensel-ebedi mücadelenin karşı tarafına; Angra Mainyu’nun birer dölü olarak koyuyordu. O zamana kadar Aryani kavimlerin tanrı olarak bellediği daevalar artık druj=yalan(cı)’nın birer takipçisi derecesine düşmüşlerdi. Şimdi mücadele rayına oturuyordu; yaratıcı tek tanrı Ahura Mazda ve altı vechesi’nin taraftar olduğu Spenta Mainyu bir tarafta, yaratıcı özelliği olmayan ve fakat kendiliğinden var olan Kötü Güç, Angra Mainyu ve veçheleri diğer tarafta “saflarını” almışlardı. Mücadele evrenseldi ve İslam veya İsrail kaynaklı dinlerin ifade ettiği; “imtihan”la bir ilgisi yoktu. Ahura Mazda kimseyi imtihan etmiyordu. Yaradılış’ın amacı imtihan değil, Kötü ile mücadele’de yaratıkların bir vasıta görevini yüklenmelerini sağlamaktı. Bundan dolayı yaradılış olayı başlatıldi ve herşey sonsuz İlahi Işıktan yaratıldı. Karanlıklar’dan oluşan Kötü’nün, Tanrı’nın da oluştuğu sonsuz ilahi ışıka saldırı niyetinde olduğu sezildiği için tedbir düşünülmüş ve bu yol (yaradılışı başlatmak suretiyle onunla mücadele etme yolu) bulunmuştur. Onun içine sızmaya çalışan ve sonsuz bir karanlıktan oluşan Kötü, artık ebediyen İyi’ye zarar vermeyecek bir şekilde yok edilmeliydi..

Drug, yani yalan ve Drugvant, veya “yalan söyleyen” terimleri tercüme edilmiş halleriyle; İblis olarak aynen İsrail ve Hristiyan düşüncesine geçmişlerdi (mesela; İsai:44.20). Angra ise “düşman” anlamına gelmek üzere Gathalar’da ender olarak yer alan bir terimdir. Angra, Mainyu ile bir arada; “Angra Mainyu” olarak daha sonraki Zoroasterci dualizmde; cisimleştirilmiş olan Kötü kavramının tabii adı halinde kullanıldı. Hebrew Dili’ndeki “satan” veya “İblis” terimi Angra ile aynı anlama geliyordu ve sonradan dualizm’e doğru giden İsrail dininde, Zoroasterci dualizmin Angra Mainyu’su ile aynı evrimi geçirecekti. Drug’un zıddı olan Aşa=Gerçek, ifade ettiği manevi anlamıyla İsrail kaynaklı dinlerde de baş tanrısal kavramdır. İblis’le Zarathuştracılar’ın Kötü Güç olarak adlandırdıkları kavram arasındaki benzerlikler şunlardır: İkisi de tanrının muhalifi, ikisi de yalanın yaratıcısı, ikisi de hain ve aldatıcı birer varlıktır.

* * *

Zarathuştra en büyük mücadeleyi, ailesinin de mensup bulunduğu ve Aras Vadisi ile Kuzey Azerbaycan’da yaygın bir şekilde taraflar kazanmış olan daeva yasnacılar’a karşı vermişti. Peygamber’in açıkladığı “aşırı” görüşlerinden dolayı aralarından kovulduğu bu dinsel gurubun mensupları, direkt olarak bugünkü bir kısım Kürtleri’nin atalarıdırlar. Zarathuştracılık’ta yasak olan rastgele kurban kesme, bu dinin en önemli ibadetiydi. Daevalar bilindiği gibi sistem dışı tanrılardır. Eski, yani Zarathuştra öncesi dinlerin tanrıları olan bu kavramları Yasna 32.3 açıkça mahkum etmişti ve bunlar “kötünün soyu”ndan olmakla suçlanmışlardı. Ama onlar, kötünün soyundan olsalar da, Angra olarak da telakki edilseler de bir nevi kabul görüyorlardı. Fakat “kötünün soyundan” gelme aldatıcı iblisler olarak…

İsrail kaynaklı dinlerde de aynı olguyu görürüz. Filistinliler’in “Baalim” denilen bir tanrıları vardı. Bu tanrı aynen Bahdin’de olduğu gibi aşağılanmış, İblisleştirilmek suretiyle Yahudiler’in kutsal kitabı Tevrat’a girmişti. Bunun dışında Yahudi sisteminin içinde yer alan meleklerin kimisinin İblis’leşmesi, kimisinin ise cinlere dönüşmesi, hep aynı mantığın, yani Avesta’da yer alan “yanlış taraf seçme” ifadesinin bir sonucudur. Yol ayrı, tanrısal varlıklar ayrı, fakat sonuç aynı: Ahura Mazda veya Yehova’ya karşı duranlar ya Avesta’da olduğu gibi Kötü Güç olarak telakki edilmişler ya da Tevrat ve İncil’de olduğu gibi İblis veya cin diye “lanetlenmiş”lerdir. İslamlar’ın Allah kavramına karşı da öyle…

Zoroasterizm, Zarathuştra’nın öğretisinden ayrılmaya başladığında yabancı tanrılar teker teker geri dönmeye başlamış, dinde önemli yerler kapmışlardı. Bunların ilk gelenleri Med tanrısı Anahita, yani göksel suların tanrıçası oldu.. Onu güçlü bir diğer Med ve Aryan tanrısı Mithra takip etmişti. Ardından Med ve Aryan tanrılarından Homa açık kapıdan içeri giriverdi.. Fakat hepsi “Aristokrat Tanrı” Ahura Mazda’nın birer astı olarak zamanla diğer dinlerle cereyan eden mücedeleler sonucu rütbeleri daha da indi ve nihayet “melek” seviyesinde istikrar buldular.

koruyucu melekler ve fravaşiler

Talmud; Yahudiler’in, meleklerin adlarını Babilden getirdiklerini söyler. Bu iddia, sürgün öncesi “melekbilim” ile sürgün sonrası oluşan somut melek düzeni arasındaki farkı düşündüğümüzde açık bir gerçektir. Bu çelişkili gelişme, eski dini kitap tahlilcilerince de doğrulanıyor. Yeni melekler, dinin ruhu ile uygunluk arz etmiyor ve bunların yabancı bir kaynaktan gelmeleri ihtimalinin yüksekliği bu tahlilcilerce de teslim ediliyor. Bu, Zarathuştracılığın Yehovacılar’a en önemli katkılarından biridir.

Matteus 18.10’da şöyle der: “Bu küçük (bireylerden) herhangi birini aşağılamamaya dikkat ediniz. Ben onların göklerdeki meleklerinin, benim göksel pederimin yüzünü her zaman gördüklerini size söylüyorum”. Acts; 12.15: ”Sen delisin diye cevapladılar onlar. Fakat O direndi, o zaman onlar; ‘bu O’nun meleğidir’ dediler.” Bu iki alıntıda müşterek bir kavram var: İnsanların melekleri.. Bu kavram direkt olarak Zoroasterciler’in Fravart’ları veya Fravaşi’leri ile ilintilidir. Fravaşi kavramı Gathalar’da yer almaz. Fakat yaşları neredeyse Gathalar ile mukayese edilebilecek olan Avesta’nın bazı başka bölümlerinde bu kavram yer alır. 37.Yasna’nın 3.bölümünde “Aşâunam fravaşîş naramca nâirinamca yazamaidê”, yani; “biz Aşâ’nın takipçisi olan hem kadın ve hem de erkek (müminlerin fravaşilerine (iman) ederiz”. Burada sözü geçen fravaşiler insanların ruhani dünyadaki kopyaları ve “koruyucu ruhları”dırlar. Bu koruyucu ruh kavramı, İsrail kaynaklı dinler tarafından “koruyucu melek” olarak tercüme edilmiştir ve Aryan-Med teolojisinin temel öğelerinden biridir. Pratikte Müslümanlar da “koruyucu melek”ten bahsetmektedirler.

Fravaşi kavramı Gathalar’da direkt olarak geçmez. Bu, Zarathuştra’nın insanları sofu ve sofu olmayan diye ayırıp, birincisine gardiyan bir “koruyucu ruh” verip, diğerini kendi “kaderine terk etme” gibi bir eğilimi red etmesinden ileri geliyor. İnsanlar eşittir. Hiç kimsenin önceden tayin edilmiş bir kaderi olmadığından, özel olarak bir fravaşileri de olmayabilir. Fakat Zoroasterizm’in böyle bir zorunluluğu yoktur. Bundan dolayı “Farvardin Yaşt” adı da verilen koskoca bir 13.Yaşt bu kavrama ayrılmıştır. Zarathuştra bununla da kalmaz. O, müminlerin ruhunun tanrı katına erip orada Ahura Mazda ile “oturacağını”da red eder. çünkü ilerde bir bütünleşme söz konusudur.

Zarathustracılığın Fravaşiler’le kısmen mukayese edilebilecek olan bir kavramı yine de vardır: Daênâ veya “ben”, “kişilik”, “nefis”, “ego”. İnsanın daênâsı öldükten sonra kendisini yargılar veya o insan daenası vasıtasıyla verdiği karardan dolayı sonuçta ya cennete ya da cehenneme gider. Daênâ, Yasna 45.2’de urvan, yani ruh ile kesinlikle ayrılır. Burada İyi, Kötü’ye şöyle hitap ediyor: “Ne bizim inançlarımız, ne öğretimiz, ne arzularımız, ne düşüncelerimiz, ne sözlerimiz ve eylemlerimiz, ne kişiliklerimiz (daenamız) ve ne de ruhlarımız anlaşamaz”. Burada görüldüğü gibi her insanın daênâsı vardır. Daênâ içseldir. Kötü’nün daênâsı, İyi’ninki ile anlaşamaz.

Fakat yine de fravaşi şeklinde de olsa, “koruyucu melek” kavramının ilk sahipleri Kürtler’in ataları olan Medler’dirler.

ateş

Ateş, Zarathuştra öncesi Aryan Mitolojisi’nde, Peygamber’in yaşadığı dönemlerde ve onun ölümünden sonraki dönemde, ayrı ayrı şekillerde olmak üzere Med Rahipleri arasında çok önemli bir yere sahipti. Bu önem, Bahdin yaşadığı müddetçe de devam edecektir. Aryan Mitolojisi’ne göre ateş, kökünü ta ilahi ilkel ışıktan almaktadır. Med-Aryan Mitolojisi’ne göre O, maddi ateş şeklinde 20.Mart’ı- 21.Mart’a bağlayan gece yaratılmış ve aynı gece Varathraghna tarafından yeryüzüne indirilmiştir. Bu, Kürtler’in neden Newroz geceleri ateş yaktıklarını açıklar. Aryanlar ateşi hep kutsamış, ona hayatlarında özel bir yer tanımışlardır. Bunun için tarihin en eski çağlarından beri ateş için mabedler inşa etmişlerdir. Biz Medya’daki ateş mabedlerinin önemli bir kısmı hakkında bir fikir sahibi değiliz. Çünkü bu ülkede yapılmış olan ciddi ve etraflı kazılar yoktur. Ancak Herzfeld’in bildirdiğine göre, Dicle ve Fırat boylarında böylesine dini eserlerin varlığı ile ilgili ciddi işaretler vardır. Zarathuştra’dan önceki dönemde yaşayan Aryan toplulukları arasında ”Ateş Tapınakları”nın yaygınlığı konusunda araştırmacılar arasında yine de fikir birliği vardır. Bu tapınaklar, Kava adı verilen Med prensleri tarafından korunuyorlardı. Fakat Medya’yı zapt eden Achamenidler’in Pers soyundan gelen hükümdarları bu tapınakları alt üst ederek yıkmışlardı. Bunlardan Xerxes, (muhtemelen) o tapınaklarda kendi tanrısı; ”Tanrılar’ın en büyüğü” olan Auramazda’ya ibadet ettiğini yazıtlarında büyük bir iftiharla belirtir. Bu Auramazda’nın kavram olarak Zarathuştra’nın tek Tanrı Ahura Mazda’sı ile isim benzerliğinden ve aynı kökten gelmiş olmaktan başka bir ilişkisi olmadığını daha önce ayrıntıları ile açıklamıştık.

Avesta’da; Zarathuştra’nın oluşturduğu bölüm olan Gathalar’da, ayrıca Genç Avesta’da; Yasna XVII’de, Yaşt XIX’da, Siroza 9’da, Nyayiler’in V.’sinde, Bundahişn; Bölüm XVII’de ve Zat Sparam; VI. Bölüm’de, Ahura Mazda’nın oğlu Athar’dan (Ateş’ten) geniş ölçüde, Avesta’nın diğer bölümlerinde ise şuraya buraya serpiştirilmiş bir durumda bahsedilir. Bunlara baktığımızda beş çeşit ateşin varlığına inanıldığını görürüz.

Birinci tür ateş; Athar Berezi-savangha’dır. Bu ateş, Ahura Mazda “hareketli hale” gelmeden önce dahi var olan Anarg-Roşni=sonsuz ışıktır. Ahura Mazda’nın oluştuğu görünmez ateştir bu. Tanrı’nın bilinci, ki Vohu Menah’tır bu bilinç, bu ateşten oluşur. Her iyi varlık, özünü bu ateşten alır. Ateşten oluşan bu ruhsal ezeli özlere Fravaşi deniliyor. Bunlar kutsaldırlar ve her türlü kirlenmeden uzak bir saflıkta bulunurlar ve ölümsüzdürler. Fravaşiler, ruhsal kompozisyonları sebebiyle, Ahura Mazda’nın Görünmez Sonsuz Işığı’nı (Aşa’yı) aksettirirler (Mistry, Pervin, “20. Yasna; Aşem Vohu Framroat Ha’nın şerhi üzerine” adlı yazısından-internet).

İkinci tür ateş; Athar Vohu-fryana’dır. Vohu; iyi, frya; rahmet anlamına gelir. Bu hayat ateşidir ve insanlarla hayvanların hayatlarına kaynaklık eden ateştir. Siestan’a inmiştir (Zamyad yaşt). Vicdan anlamına gelen hvareno ve bağımsızlık anlamına gelen hükümdarlık hvarenosu bu ateştendir. Üçüncü tür ateş; Athar Urvazişta’dır. Bitkilerin hayat ateşidir. Bu ateş Horasan’a inmiştir (Raevant Dağı). Dördüncü tür ateş; Athar Vazişta’dır. Bu ateş bulutlarda bulunan ve yağmur yağdıran ateştir. “Suların Oğlu” da denilen Apam Napat söz konusu ateşi temsil eden mitolojik figürdür (yazata). Apam Napat, bulutların içindeki şimşektir ve bulutları yağmur yağdırmak üzere döllediğine inanılır.

Beşinci ateş türü, Athar Spenta’dır. Nairya-Sangha da denilen bu ateş, Zafer Ateşi’dir ve mitolojiye göre Athar/Athur-patakan’da, Asnavant Dağı’na inmiştir. Atharpatakan, şimdiki Azerbaycan’dır, yani Medya’dadır (tarihi Kürdistan). Athar, Kürtçe Zazaki; Adır, Kurmanci; Agır, Türkçe; Od anlamına gelir kısaca Peh.; ateş. patakan; döl, soy (Kürtçe’nin Zazakisi’ndeki putek?). Bundan hareketle araştırmacılar bu ismin “Ateş’in tohumu” (Adarbîgân’a izafeten), “Ateş’in indiği yer”, “Ateş soyu’ndan gelenler” anlamlarını çıkarırlar. Her halukarda ateş ile Kürtler’in atalarının zafer tutkusu açık bir şekilde ilişkilendirilir. Bu ateşin Zafer=varhram ateşi ve aynı zamanda Kava ateşi olması, bizi ister istemez efsanede, Aji Dahaka’ya karşı burada (Adarbigan’da) kazanılan zaferin ateş yakılarak dağdan dağa haber verilmesini hatırlatır. Bu ateşin, Key Husrev’in Turanilere karşı zaferini kazanmasına yardım ettiği de aynı dini kaynaklarda anlatılır (sirozalar; 9, dipnot, 7; SBE cilt V’te).

Ateş’in, Ahura Mazda’nın oğlu Athar’ın, kralların farr’ı (hvarenosu) uğruna, daha açıkçası Aryanlar’ın egemenliği uğruna Aji Dahak ile savaşması, bu zafer olayını daha da somutlaştırır. Yima’dan uzaklaşan hvareno uğruna verilen savaş Avesta’da şöyle anlatılır:

Hvareno üç kez Yima’dan uzaklaşır. Bu hikaye üçüncü kez, yine bir kuzgun şekline bürünerek ayrılması ile ilgilidir. Bunu Aji Dahaka kapmaya çalışmaktadır. O kaparsa, Aryanlar’ın varlık sebebi bile ortadan kalkacaktır. ?imdi XIX. yaşta göre bu kavgayı izleyelim.

(47). …Bunun üzerine Athar, Ahura Mazda’nın oğlu “ben hvarenoyu kapmalıyım, onu, zorla alınamayacak olan hvarenoyu kapmalıyım” diye içinden geçirerek ilerledi.

Fakat şu üç ağızlı, Aji Dahaka, şu Kötü’nün kanunun takipçisi arkadan onun (Athar’ın) üstüne, onu söndürmek düşüncesiyle atıldı:

(48). (Aji Dahak): “Onu (hvarenoyu) bana ver, Ey Athar, Ahura Mazda’nın oğlu. Eğer Sen, o zorla alınamayacak olanı kaparsan, senin üzerine; bir daha Ahura’nın yarattığı şu dünyanın yüzünde bir daha parlayamayacağın bir hale (getirecek) şekilde üstüne atlayacağım ve böylelikle sen, bir daha iyi kurallar dünyasını savunamayacak (duruma geleceksin).

…Ve Athar ellerini, canını koruma güdüsü üstün geldiğinden geri çekti. Aji onu bu kadar korkutmuştu.

(49). Daha sonra Aji, üç ağızlı, şu kötü kuralın (adamı) kalbinden şunları geçirerek ileri atıldı: “Ben, zorla alınamayacak olan hvarenoyu almak istiyorum.”

Fakat Athar, Ahura Mazda’nın oğlu, onun ardından, şu sözleri sarfederek ilerledi: ilerledi:

(50). “Sen üç ağızlı Aji Dahaka, onu bana ver. Eğer sen, zorla alınamayacak olan hvarenoyu almışsan, senin arka tarafından (kıçından) girecek, alevleyerek ağzından çenenden çıkacağım, böylece sen bir daha Mazda tarafından yaratılan yeryüzüne saldıramayacak, iyi kurallar dünyasını tahrip edemeyeceksin.”

Böylece Aji ellerini (hvarenodan), canını koruma güdüsüyle geri çekti. Athar onu bu kadar korkutmuştu.

………………

Avesta’daki bu anlatım da Athar’la Atharpatakan Halkı arasındaki ilişkiyi, athar’ın vatanı olarak Atharpatakan’ı düşündüğümüzde seed of the fire, biraz daha net ortaya koyar. Zaten Zerdüştiler’in hac mevsiminde ziyaret ettikleri en büyük Ateş Mabedleri de Atharpatakan’da bulunuyordu. Bunların en ünlüleri (Pehlevice) Adur i Guşnasp veya eski adıyla Athar Verêşnaspa’dır; Aygır Sahib(liğ)i ateşi. Bu ateşe adanan mabed, Medya’da bulunan Asnavand Dağı’nda inşa edilmiştir. Bundahişn’a göre (Bund.; XVII. 7) Key Xusrev (Kava Xusrava), Atharbadagan’daki işgalci putperestlere karşı zafer kazanarak, onların putlarına adadıkları mabedleri yerle bir etmiş ve herhalde bu savaşta kaybettiği atının ruhuna adadığı bir ateş mabedi kurmuştur. Zafer Ateşi’nin, Asnavant Dağı’nın tepesinde ilk kez ne zaman yakıldığı bilinmiyor. Yukarıdaki anlatımın mitolojik olduğunu da unutmayalım.

Fakat mitolojide, bu Zafer Ateşi ile tanrısal varlık Varathraghna arasında sıkı bir bağ bulunur. Varathraghna, adı; muhaliflerini, rakiplerini ezen, zafer kazanmış anlamına gelen tanrısal bir varlıktır. Ayrıca eski bir Aryan tanrısıdır. Bu mitolojik figürün yukarıda zikrettiğimiz sıfat çeçevesinde ateşle ilişkilendirilmesi, zafer ateşine adanan mabedin bölgesinde ulaşılabilir yüksek bir dağa inşa edilmesi, çok önemli anlamlar içerir. Varathraghna, görünür ateşi yere indirmiş, kalp ateşini ise insanların kalbine yerleştirmiş olan mitolojik figürdür. Yukarıdaki birinci yan cümleciği yorumlamaya kalkarsak, zamanın birinde Medyalılar’ın kazandığı bir zaferin, oradaki en yüksek dağda ateş yakılarak ilan edildiği sonucunu çıkarmak gerekir. Bunun Newroz Menkibesi ile ilişkisi -neredeyse- kuşku götürmez bir şekilde açıktır. Bazı okuyucular bu tür zafer ilanlarının her yerde görülebileceğini düşünebilirler. Fakat yanılmayalım ve olayı bir bütünlük içerisinde ele alalım. Ateş, Threataona, Aji Dahaka, Kawa gibi kavramları bir arada düşünerek menkibeyi doğru algılarsak her şey daha kolay yerine oturur.

Zerdüştiler’in en önemli ateş mabedi olan Athar Varêşnaspa’ya, daha önce de belirttiğimiz gibi, her yıl hac ziyaretleri düzenlenirdi. Daha düşük mertebedeki ateş mabedleri bilhassa Atharpatakan’da çok bol miktarda bulunurdu. Bu mabedler hem günlük ibadetler, hem kurban törenleri hem de gahambar kutlamaları için kullanılırdi. Müslüman istilasından 400 yıl sonra bile bu bölgede 400 ateş mabedi varlığını müslüman kaynaklarından öğreniyoruz (Baldhuri).

Ateş, Zerdüştilik’te kıble olarak da kabul edilir(di). Bu, Müslümanlar’ın “Allah’ın Evi” olarak kabul ettikleri Kabe’ye dönerek ibadet etmelerini andırır.

Ateş, insanların vücuduna vicdan olarak yerleşmiştir. Onu insanların kalbine Varathraghna yerleştirmiştir. Günümüzün tıp dünyası, kalbin dört odacığından birine “Atrium” adını veriyor. Athrium, Latince’de; ateş yakılan oda anlamına gelir. Demek ki kalbin, insan vücudunda vicdan ateşinin yakıldığı yer olduğu Latinler’de de kabul ediliyordu veya bu isimlendirmeden bunu çıkarabiliriz. Bu konuda esaslı bir araştırmamız olmadığı için şöyle bir değinerek geçelim. Kalp ateşi insanı kötülüklerden, daha doğrusu kötülük yapmaktan koruyan ateştir. Vicdandır o. İnsan bir kötülük yapmaya kalktığında bu ateş devreye girerek insanı uyarır.

Medya’da bilinen ateş mabedlerinin en eskisi; Athar Vereşnaspa’dır (Pehlevicede; Adur i Guşnasp). Verethraghna’ya adanan bu tapınak tahminen M.Ö. 400’lü veya en erken 500’lü yılların başlarında inşa edilmiştir. Athur Vereşnaspa; ”aygır ateşi” veya ”aygır sahipliği ateşi” anlamına geliyordu. Bu mabed zaman içinde hep yer değiştirmiştir. İnşa edildiği ilk tepe, Kuzey-doğu Medya’da bir yerdedir. Ermeni tarihçisi Sebeos, Herakles hakkında yazdığı kitabında bundan bahseder. Grek Ptolemaios’un kayıtlarında (M.Ö.140) bu büyük ateş mabedinin Medya’nın kuzey-batısında,Ouesaspe diye bahsettiği bir bölgede yer aldığı belirtilir. Herzfeld, bu Ouesaspe’nin Ragha-Ganzaka yolu üzerinde bulunduğunu bildirir. Bu Ganzaka’nın Tanzaka veya Zazaka’dan bozulma olabileceğini de Minorsky’den öğreniyoruz. Atur i Guşnasp, daha sonra aşağı doğru kaydırılarak, Ormiye’nin 160 kilometre güney doğusundaki ”Taxt i Süleyman” denilen yere taşındı. Ateş mabedlerinden ikinci derecede önemli olan bir başkası ise Medya’nın başkenti olan Ekbatan’da inşa edilen ”Athar Kavatakan”dır. Tay ateşi anlamına gelen bu ateş de kutsal bir ziyaretgahdı. Zerdüştiler her yıl buraya hac ziyaretleri düzenlerlerdi. Zarathuştracılar’ın bunların dışında da çeşitli büyüklükte olmak üzere en küçük köy birimlerine varıncaya kadar ateş mabedleri bulunurdu. İbn Hawkal’ın, ”Kitab ul masalik wal mamalik” adlı eserinde kaydettiği kadarıyla, Hicri 4. asrın Azerbaycan’ında Kürtler’in hala sayısız ateş mabedini açık tuttukları bir gerçektir.

Buradan “Athar” ve onun kutsiyetine geliyoruz. Athar; yani ateş, Zarathuştra öncesi Aryanlar’da “âtrium” veya Türkçe’siyle “evin ocağının tüttüğü oda” kutsaldı. Bu kutsallık maddi ateşin kendisine atfedilmiyordu. Ateş, kalp ateşinin bir sembolü idi. İsrail kaynaklı dinlerde de “Yehova’nın Ateşi”, Zarathuştracılar’ın “Ahura Mazdası’nın Ateşi” gibi kutsal bir ateştir. Fakat iki dinin ateşinin kaynağı farklıdır. Zarathuştracılar’ın kutsal ateşi kalp ateşi iken, İsrail kaynaklı dinlerin ki ise şimşektir. Müslüman düşünürlerin çok az bir kesimi ve Batılı araştırmacıların bir kısmı, Zarathuştra’nın ateşi kıble olarak kabul ettiğini, bu eğilimin tapınma ile bir ilişkisi olmadığını söylerler. Eğer ateşin kıble olarak kabul edilmesi saçmalık olarak kabul ediliyorsa, bir binanın kıble olarak kabul edilmesi de biraz garip gelebilir. Hikayelerde İsrail tanrısı; “ebedi yanan” veya “yok edici ateş” olarak tanımlanır. Her ne olursa olsun İslam yazarlarının önemli bir kısmı Bahdin’i; hatalı olarak “ateşperestlerin dini” olarak tanımış ve öyle tanıtmışlardır. Bu yanlış kastidir ve muazzam “Zarathuştra Felsefesi”ni küçük düşürme çabasından başka bir şey değildir.

küçük şeyler

Şimdi de kısaca Zarathuştra’nın Bahdinisi’nin diğer bazı özelliklerini kaydedelim.

“Vohu Manahi (pehl; humata), Vohu Vacahi (pehl; huxta), Vohu Akem (pehl; hvarşta)”. Bu üçlü Bahdin’in temelidir ve “iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem” anlamına gelir. Orijinal olarak Zarathuştra tarafından ortaya atılan bu triad, zıddı olan kavramlarla insanın iç dünyasında mücadele eder. İnsan, bu iç mücadelede seçeceği yer ile kaderini belirleyecektir. Tanrısal emirlere uygun olarak iyi düşünmek, doğru işleri yapmayı düşünmek, kimseye zarar vermeyen şeyleri planlamak, kendisine dine uygun doğru bir gelecek çizmek gibi düşünceyle ilgili tüm fonksiyonlar bu “Vohu Manahi”nın içine girer. Dindaşlarına veya genel olarak insanlara; hoşa giden, ama doğru sözlerle hitap etmek “Vohu Vacahi”dir. Tüm bunların sebep olacağı eylemler de doğru olacaktır ve olmalıdır, ki bu da “Vohu Akem”dir. Bunlara dikkat eden insan “cinvato pereto=sırat köprüsü”nden rahatlıkla geçebilecek, cennete ulaşacaktır. Dinsel inançta sapkınlık, doğru olmayanı düşünerek planlamak, yalana sapmak, yoldaşına acımasız laflar etmek, insan veya hayvan; varlıklara zulmetmek, hırs, kan dökücülük gibi düşünsel, sözel ve eylemsel yanlışlar hesap gününde karşınıza çıkacaktır. Bu, Hristiyanlığın ve İslam’ın öğretisinde de aynıdır.

Bahdin, İslam’ın şartlarından biri olan orucu red eder. Müslümanların; “ruhumuzu oruç tutarak terbiye ederiz” veya “fakirlerin açlıktan neler çektiklerini, oruç tutarak kendi nefsimizde his ederiz” yahut “daha sağlıklı oluruz” vs. gibi gerekçelerle oruç tutmaları kendilerinin dinlerinden çok önce gelen tek tanrılı Bahdin tarafından benimsenmemiştir. Vendidad bunu en büyuk suçlardan biri olarak niteler. Fakat bahdiniler’in bazı mezheplerine mensup insanlar yine de yılda iki defa ve iki tür oruç tutarlar. Birinci tür oruçta bu Zerdüştiler; et, balık, tereyağı ve yumurta gibi hayvansal gıdalardan uzak dururlar. Bu, hayvanlar alemine saygı anlamına geliyor. İkinci tür oruç; üç günlüktür ve Müslümanların tuttuğu oruçla bir benzerlik arzeder. Kürt Kızılbaşlar’ı da böyle bir orucu tutarlar. Fakat Zerdüştiler, Müslümanlar’ın oruç tutulması ile ilgili öne sürdükleri gerekçelerin hemen hemen tümüne, günlük hayatlarında uyarlar ve bunlar toplumsal esaslardır. Müslümanlar’ın; ”oruç tutmak suretiyle bazı şeyleri hatırlamak” gibi gerekçeler öne sürmeleri, Bahdiniler için geçersizdir. Çünkü Bahdiniler’in sosyal hayatlarında derin bir kollektivite ve bir nevi sosyal güvenlik vardı. Bu dinin kaidelerini en iyi uygulayan krallar, ilkel anlamda da olsa, bazı araştırmacılar tarafından sosyalist olarak telakki edilmektedirler. Bu adil krallardan biri olan II.Khusrow için Hz. Muhammed’in; “Onun döneminde yaşamış olmaktan mutluluk duydum” dediği kaydedilir. Kısacası, İslamiyet’te zekat, fakirlere ayrılan zorunlu bir kaynaktır. Bunun dışında fakirleri hatırlamak bir vicdan sorunu iken, Bahdini’de bu temel bir dinsel sorundur. Gathalar’ın dediği gibi; ”Bir arkadaşın bir arkadaşa yardımı”, tümü arkadaş olan müminler için dinsel bir görevdir.

Bir diğer konu; Güneş, ay ve yıldızlara olan tavırdır. Anlaşılan eski birer “göksel daeva” olan bu cisimlerden, Zarathuştra pek fazla söz etme “cesaretinde” bulunmamıştır veya onları Ahura Mazda ile şöyle veya böyle ilişkilendirmemişti. İsrail kaynaklı dinlerde de böylesine bir ilişkilendirmeden kaçınılmıştır. Genesis 1.14-19’da; tanrı; ”ol” deyince bu göksel ışıltıların oluştuğu, bu ışıltıların gök yüzüne tesbit ediliği (çakıldığı), bunlar sayesinde (ay ve güneş) gece ve gündüzün ayırdedildiği kaydedilir. İslamiyet’te bu konu Kuran-ı Kerim’in 36’ncı suresinin 38.-39. ve 40. ayetlerinde ele alınır. “Güneş kendi yolunda akıp gider”. “İşte bu aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir”. “Aya gelince, ona” Allah “menziller tayin etmiştir”. “Ne güneşin aya çatması, ne de gecenin gündüzü geçmesi mümkündür. Onların her biri kendi yörüngelerinde yüzerler”. Tüm bu dinleri kabul eden ulusların geçmişinde güneşe ve aya tapmışlık gibi bir durum olduğundan, peygamberler bu göksel cisimleri anmaktan kaçınırlar. Fakat Kuran’da yine de bir yıldız için Allah ona ”and olsun ki” demek suretiyle kutsar.

Bir diğer konu bekaret ile ilgilidir. Hristiyanlığın çok fazla sevdiği bekâret, Bahdin ve Müslümanlık için geçerli bir erdem değildir. Bu dinlerde bekaret yerine evlilik esastır. Zarathuştra, Gathalar’da kızı Pourucista’nın şahsında evliliği kutsar. Bahdini kızları 15 yaşından itibaren serbestçe evlenebilirler. Evlilik dışı ilişki büyük bir günahtır. Sonraki Zoroastercilik’te de bu sürdürülmüştür, hem de daha da setleştirilerek. Vendidad 4.47’de “… sana doğrusunu söyleyeyim, ey Zarathuştra Spitama! Bir eşi olan insan, çocuk sahibi olmak istemeyen insandan çok üstündür…” deniyor. Müslümanlıkta da durum Bahdin’in benzeridir. Hz.Muhammed’in, ikinci adetini (ayhali kanaması) gören kızını hala evlendirmediği için vicdan azabı çektiği nakledilir. Evlilikle ilgili Müslümanlığın tavrı, Peygamber Hz. Muhammed’in çok evlilik yapmasından da anlaşılır. Ama Hristiyanlık’taki “kutsal bakirelik” kavramı bu iki dinin evlilikle ilgili görüşleri ile çelişir.

Antik Yunan Tiyatrosu

Siyasal ve Toplumsal Ortam
– ( İ.Ö. VII.yy.) Aiskhylos’un doğmasından yüz yıl kadar önce Atina’nın soylu aileleri içinden bir kaçı (belki de Tanrı’dan geldiklerine gerçekten inandıklarından) siyasal gücü yalnız kendi ellerinde tutmak istiyorlardı. Ama yapamadılar; günün birinde, iki tekerlekli savaş arabalarından kılıç sallayan bu soyluları, iyi silahlanmış çiftçiler alaşağı edince egemenliklerini yitiriverdiler.
– Kent devletlerinin yönetimlerinin sürekli olmamasına bir neden; devleti yönetmekte kendini en yetkili sayan kişilerin durmadan birbirini devirip tiran olmalarıydı. Bir tiran genellikle, alt sınıfların içinde bulundukları duruma olan hoşnutsuzluk duygularını kullanıp onların yardımıyla yönetimi ele geçirdikten sonra en önce onları ezmekte gecikmeyen, aç gözlü bir soylu olurdu. Tiran, yanında para ile tuttuğu askerleri ona bağlı kaldıkları sürece mutlak gücü olan bir kimseydi. O kent devletinin yasasıyla başa geçtiği halde , başa geçtikten sonra kendini o yasanın üstünde sayardı. Bunun için de birisi ondan kendi adına hesap soruncaya kadar istediğini yapardı.
– İ.Ö. 560 yılında başa geçen Peisistratos, sosyal adalet duygusu olan, zorbalığı sevmeyen biriydi. İki kez sürgüne gönderildi.,yeniden geldi,çevresinde iyi bir askeri güç toplayarak ülkeyi on yıl yönetti. Soylu,tüccar ve köylü sınıflarını ekonomik yönden birbirine daha yakın duruma getirebilmek için köylüye toprak dağıttı. Ticareti destekledi ve devlet ekonomisini düzeltti.
Dionysos’a olan tapınmayı bütün gücüyle destekleyerek kültür yaşamının halk arasında yaygınlaşmasına çalıştı. Büyük Dionysos şenliği ile büyük tragedyaların yazılmasına yol açmış oldu.
İ.Ö. 527 yılında Aiskhylos’un doğumundan iki yıl önce öldü. v Ardından yönetime oğlu Hippias geçti. Babasının tersine ülkeyi alışılmış bir tiran olarak yönetti.
İ.Ö. V.yy. ortalarında Atina’nın yönetimi yine düzeldi. 0 yıldan fazla Atina’yı yöneten Perikles aranan bir demokratik düzen kurdu. Bu düzenin bir sonucu olarak yöneticiler halk arasından seçilmeye başlandı ve halk kendi içinden seçtiği yöneticilerini daha iyi denetleme yoluna gitti.
Sophokles’in bugün elimizde kalan yedi oyunundan dördü, Euripides’in iki ya da üç oyunu bu sıralarda yazılmıştır.
Atina devleti sınıflı bir toplumdu: En üstte; Kentin siyasal yaşamına katılma hakkı olan vatandaşlar ( bu doğuştan kazanılan bir haktı)
Ortada; Metekler ( yani o kentte oturan ve ticaret yapan yabancılar) En altta; Köleler ( köleler savaş esirleri olup daha çok Lavrium’daki gümüş madenlerinde çalıştırılırlardı.)
Demokrasi olmasına karşın kölelik… ( Bu, o dönemde herkese, hatta kölelerin kendilerine bile doğal gelen bir durumdu.)
Aristoteles bile insanların değer yargılarını; erkek,kadın,köle olarak saptıyordu. İ.Ö.V.yy. bitiminde halk daha bilinçli duruma geldi. Tanrılar, kurbanlar,kahramanlar,öçler ve heyecan verici olağanüstü olayların yerini tiyatro yapıtlarında daha gerçekçi durumlar aldı.

ATİNA’DA DİONYSOS ŞENLİKLERİ

Hem dinsel kaynaklarıyla hem de kent gelenekleri bakımından, tiyatro Atinalıların yaşamında önemli bir yer tutuyor. Ama gündelik bir iş değil, her yıl belli günlerde oynanıyor.
Dionysos adına yapılan şenliklerden biri:
Buna Lenaea deniyor. Ocak sonuyla Şubat başında yapılıyor. Daha eski olan bu şenlikte önceleri trajediler oynanırmış, sonradan yalnızca komediler oynanmaya başlanmış.
İkinci şenlik Mart sonu Nisan başında yapılıyor. Buna Büyük Dionysia ya da Kent Dionysia’sı deniliyor. Aiskhylos ile teki ünlü Yunan yazarları bu ikinci şenliğe katılırlardı.
Başlangıçta tiyatro oyunlarını seyretmek isteyenlerden para alınmıyordu. Sonraları az bir para alınmaya başlandıysa da o parayı ödeyemeyecek kadar yoksul olanlara bedava bilet dağıtılırdı.
Oyuncuların ücretlerini devlet verirdi. Her oyunun sahneye konması, oynanması için gereken masrafları zengin vatandaşlardan biri üstüne alırdı. Buna CHOREGUS denirdi.
Kent Dionysia’sı 5 ya da 6 gün sürüyordu.
– Birinci gün; kayık biçimi arabası içinde Dionysos rahibinin önderlik ettiği bir olay düzenleniyor tanrının heykeli tapınaktan alınıp tiyatro alanına götürülüyor, kurbanlar kesiliyor. Alay sona erince sporcuların yarışları,oyunlar,çeşitli eğlenceler başlıyordu.
– İkinci, kimi zaman da üçüncü günleri Dithyrambos yarışları doldururdu.
– Son üç gün, yıllık armağanlara aday gösterilen tiyatro oyunlarınındı. İ.Ö. V. Yüzyılda bu 3 günün her biri bir yazarın yapıtına ayrılırdı. Üç trajedi bir satir oyunu.
– Aiskhylos çoğu zaman teatralogy ( birbirine bağlı dört oyun) ya da trilogy (birbirine bağlı üç oyun)
– Sophokles ile Euripides ise her yıl dört değişik konuyu işlemekten hoşlanırlardı.
– Her yıl yarışmaya katılacak üç oyun yazarını ARCHON denilen bir yüksek memur seçerdi. Yarışmalardan sonra eleştiri başlar. Seçimle kurulmuş olan büyük yargıçlar kurulundan kura yoluyla küçük bir yargıçlar kurulu ayrılır,yıllık armağanları o kurul verirdi.
– İlk trajedi yarışmalarından sonra Atina kentinde komedi yarışmaları düzenlenmeye başlandı. Önceleri bu işe bir gün ayrılırdı. Çeşitli yazarların beş komedisi birbiri ardına oynanırdı. Sonraları her gün trajedilerin arkasından bir de komedi oynamak yoluna gidilirdi.
– Bu iki şenliğin yanı sıra üçüncü bir şenlik daha vardı. Her yıl Aralık ayında Atina’ya bağlı illerde yapılan bu şenliğe KIR DİONYSİA’sı deniyordu. Bu şenlikte yeni yazarlar denenir. Atina kenti içindeki Dionysos törenlerinde armağan kazanmış oyunlar tekrarlanırdı.

İLK DRAMATİK YARIŞMALAR

– İ.Ö. 534 yılında Peisistratos Atina’da ilk tragedya yarışmasını düzenledi.
– Bu yarışmada İkarya’lı Thespis birinci oldu.
Bu yarışmaya getirdiği yenilik; o zaman kadar alışagelinmiş koroyla söylenen ezgilere bir de solist eklemiş oluyordu.
Thespis, kendisi korodan ayrı olarak ezgisini söylüyordu ve böylece ilk kez konuşma, tiyatronun ilk oyuncusu doğmuş oldu.
– İlk kadın maskelerini oyuna getiren Koerilios’tu. Yarışmalardaki başarısını daha çok satir oyunlarında kazandığı söyleniyordu.
İyi bir üslubu olduğu söyleniyordu. Thespis’ten sonra bu yarışmayı on üç kez kazandığı söyleniyor. Ancak elimize hiçbir oyunu geçmemiştir.
– Satir oyunu türünü bulan; Pratinas’tı. Yazdığı 50 oyundan 32’si satir oyunuydu.
– Bir kadın karakteri ilk kez Frinikos oyuna soktu. Kendi döneminde çok saygı duyulan bir yazardı.Aristophanes şiirlerini övmüş ama oyun kişilerini ortaya çıkarışını alaya almıştı oyunlarında.
Kadın karakterler erkek oyuncular tarafından oynanıyordu.

BİR TANRIYA ÜÇ ÇEŞİT OYUN

Yunan tiyatrosunda üç çeşit oyun vardı: Dionysos adına düzenlenen dramatik yarışmalara 3 çeşit oyunla katılırdı yazarlar.
– Yüceltilmiş kahramanlık öyküleri anlatan, kişilerin arasına tanrıları da alabilen trajediler.
– Kahramanlık öykülerini gülünçleştiren , açık saçık hareketlere düşkün bir satir korosu olan satir oyunları (tragedya ile yakından ilintiliydi.)
– Baş karakterleri tanrılar korosu da; teke ayaklı satirlerdi.
– Konularını günlük yaşamdan alan komediler. Yunan trajedilerinin, satir oyunlarının , komedilerinin hem şarap hem de bereket tanrılarıyla ilgili yanları pek çoktur. Bu üç çeşit oyunda belli zamanlarda yapılan, bütün kenti ilgilendiren dinsel törenler de oynanırdı.
Her üçünde de sahneleri birbirine bağlayan, sırasında sahneye giren bir koro vardı. Üçü de ölçüyle şiir olarak yazılırdı.
Üçünde de maske kullanılırdı. Üçünün de bereket,bolluk,çoğalma düşünceleriyle ilintisi olduğu gerçekti.Dionysos törenlerinde oyun yerinin ortasında Dionysos heykelinin durduğu biliniyor. Dionysos öyküsünün her yıl ölüp yeşeren doğanın öyküsü, bolluğun, bereketin, doğurganlığın öyküsü olduğu ilk komedilerdeki oyuncuların taktıkları phallusların (erkeklik organı) doğadaki çoğalma gücüyle ilgili olduğu açık.

TRAGEDYA

Yunanca tragoidia’dan gelir.Tragos(keçi) ve oidie(türkü) sözcüklerinin birleşmesiyle “ keçilerin türküsü” anlamında kullanılır. Tragedya türü, tragosların şarkılarından doğdu. Antik Yunan tiyatrosunun tanımını ilk kez İ.Ö. 300 yıllarında Poetika adlı eseriyle Aristoteles yapmıştır. Ona göre; tragedya ahlaki yönden ağırbaşlı,başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir hareketin taklidi idi. Tragedyanın ödevi, seyirciye acıma ve korku duyguları aşılayarak “ruhu tutkulardan arıtmaktı”.
Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdi. Efsaneler geleneksel bir süsleme sanatı gibi tekrarlanmanın batağına tam düşecekken , dram sanatı bu efsanelere yeni bir soluk getirdi ve geniş bir ufuk açtı, çünkü efsanelerde idealize edilerek ya da süslenerek anlatılan olaylar ve bu olaylar içindeki kahramanlar, dram sanatı yoluyla Atina halkının özelliği ve tavrı oluverdi. Efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. Grek tragedyasının özellik gösteren düşünce düzeylerinden birisi, bugün bize yabancı kalan, gururlanma günahı ve bu günahın kaçınılmaz cezasıydı. Grekler bu cezayı tanrıça Nemesis’e bağlarlardı. Nemesis, başarıları ve zenginlikleri yüzünden tanrıları unutan insanların kırbacı, onları cezalandıran bir yüce güçtü. Grek seyircisi için hiç bir şey, gurur kadar kahramanın kötü bir duruma düşmesindeki acıya gölge düşüremezdi. Grek tragedya yazarları, oyunlarında tekrar tekrar günah-ceza kavramlarım üzerinde dururlardı. Antik tragedyadaki günah kavramı bugünkünden değişikti, bazen günah hafif olur,unu tulurdu; bazen de günahı işleyen cezaya çarptırılan değil, onun babası ya da atası olurdu. Tragedya kahramanları günahlarından dolayı vicdan azabı çekmezlerdi.

GREK TRAGEDYASININ YAPISI

Konuşmalı ve şarkılı bölümlerle kuruludur. Konuşmalı bölümler üçe ayrılır:
Prolog, yani başlangıç. Koronun ortaya çıkmasından önce söylenen bölümdü. Oyun üzerinde bazı açıklamaların yapıldığı yerdi. Bu bölüm yalnız bir kişi tarafından seyirciye doğru söylenirdi. Bir çeşit anlatıcının bölümü. Bu başlangıç bitince koro oyun alanına girer ve oyun bitinceye kadar kalırdı.
Epeisodion’lar: Bunlar koronun şarkıları arasındaki bölümlerdi. İ.Ö. V. YY. dan itibaren her oyunda üç epeisodion’un olması bir kural durumuna gelmiştir.
Eksodos: Tragedyanın bitişiydi. İlk dönemlerde koronun dışarı çıkması sırasında söylenen lirik bir şarkıydı. Bu bölümlerde tragedyanın başı, ortası ve sonu, yani bugünkü terimlerle ,serim bölümü,gelişim
( çatışam,düğüm) bölümü ve çözüm bölümü ortaya çıktı. Koronun söylediği lirik parçalar iki çeşitti:Parados: Koronun içeri girerken söylediği şarkılar
Stasima: Epeisodionlar arasında söylenen lirik parçalardı. Grek tragedyası dinsel bir tören niteliği taşıyordu. Ayrıca bir tiyatro oyunundan çok operaya ya da müzikli oyuna yakındı. Tragedyalardaki dinsel hava seyirciyi etkilerdi.
Antik tragedya ile iki düzeyde gelişirdi seyirci; oyun kişileriyle kişisel duyguya yönelirdi, koro ise bu kişisel duyguyu genelleştirir ve dinsel bir hava içine sokardı. Grek tragedyasının anahtarı, seyircide kişisel duygunun dinsel bir duyguya doğru gelişmesiydi.

ESKİ KOMEDYA

Bu tür İ.Ö. 486 yılında Dionysos adına düzenlenen şenliklerde filizlendi. Yunancada komodia,komos şarkısı anlamına gelir. Komos ise curcuna cümbüştür. Bir çok yerlerde,bağ bozumu şenliklerinde kaba güldürüler oynanırdı. Ayrıca sepetler içinde Dionysos’a adanacak kurbanlar taşınır ve üremeyi, bolluğu simgeleyen heykel büyüklüğünde bir phallus geçit töreninde yer alırdı.
Komedya, Dionysos’a düzenlenen eğlence ve kutlama törenlerinden doğmuştur. Sicilya’da Aiskhylos’un çağdaşı olan Epikarmos ilk komedyaları yazmıştır.
2 kişi arasındaki konuşmalara dayanan “mimos ”güldürü türü Sicilya’da ortaya çıktı. Komedya insanların coşkun ve gülünç yanlarını dile getirirdi. Komedyada herşey bir karikatür anlayışı içinde ele alınır. Toplumsal , siyasal her türlü olaylar karikatürün çizgilerindeki ekonomi içinde verilirdi.
Komedya yazarı, herkesi ve herşeyi olaya alacak özgürlüğe sahipti. Taşlanması gerektiğine inandığı herşey onun hedefi olurdu.
Atina’da devlet, bu özgürlüğü kısıtlamak şöyle dursun bu oyunların oynanması için ödenek ayırırdı. Bunun için de eski komedya türü, Atina demokrasisinin parlak dönemlerinde olgunlaşmış, demokrasi düzeninin gerilemesi ile birlikte o da gerilemiştir.

KOMEDYALARIN YAPISI

Prologos: Oyunun genel görüntüsünü özetleyen bir sahne vardı, iki oyuncu arasında geçerdi;oyuncular burada oyun başlamadan önceki durumu ve olayların geçeceği çevreyi seyirciye tanıtırlardı.
Parodos: Giriş şarkısını söyleyen koro oyun alanına çıkardı. Bu koro 24 kişiydi ve tiyatroya her iki yandan on ikişer kişiyle girerlerdi. Tragedya korosundan çok değişikti; giyinişleri abartılmış, gülünç ve hareketleri olağanüstü ayrıca gürültülüydü. Koro oyun biten kadar sahnede kalırdı.
Agon: Bu sahnede, düşünceleri birbirine karşıt iki oyuncu birbiriyle tartışmaya girer, çatışırlardı. Bu bölümün sonunda tartışmayı yürüten oyunculardan biri üstün çıkardı.
Parabasis: Oyuncular çıktıktan sonra koro seyircilere doğru ilerler ve onlarla konuşurdu. Bu bölümde yazar koro yoluyla seyirciler arasında oturan kişilerle atışırdı.
Eksodos: Komedyanın bitiş bölümüydü. Koro şarkısını söyler ve çekilirdi.

ORTA KOMEDYA

Grek komedyasının birinci evresi (eski komedya) ile ikinci evresini (orta komedya) birbirinden kesinlikle ayıran bir sınır yoktur. İ.Ö. 425 ile 330 tarihleri arasındaki süre içinde varolan orta komedya eserlerinde kişisel ve siyasal taşlama hemen hemen yok gibidir. Doğal olarak bu komedya türünde parabasis bölümü bulunmaz. Bu evredeki oyunlarda koro önemini yitirmiştir. Çünkü devlet bu oyunlara artık koroyu besleyecek ödeneği ayıramayacak duruma gelmiştir. Bu dönemde töre komedyasına doğru bir yöneliş başlamıştır. Orta komedyanın en önemli yazarı Antifanes’tir. Kaba çizgili aşk konusunu komedyaya getirmiş olmakla tanınır. Diğer bir önemli yazarı da Aleksis’tir.

YENİ KOMEDYA VE MENANDROS

Yeni Komedya; Büyük İskender zamanında ,aşağı yukarı İ.Ö. 330 tarihlerinde ortaya çıktı ve Makedonyalıların Yunanistan üzerindeki egemenliği boyunca sürdü.
Bu komedya ile eski komedyada görülen grotesk giysiler kayboldu. Eski komedyanın karikatür tipleri ve mitolojik kişileri de yok oldu.
O dönemde kullanılan günlük giysiler oyunlarda kullanıldı. Çok seyrek olarak bazı maskeler kullanıldı, ancak genellikle maskeler de gerçekçi bir görünüş aldı.
Atina’nın siyasi durumu oyun yazarlarını ortalama vatandaşın günlük sorunlarına, kişisel dertleşmelerine itti. Yöneticileri taşlamak, siyasal alanda herhangi bir düşünceyi ileri sürmek olanaksızdı. Para ve aşk başlıca temalar oluverdi. Aile yaşamı yazarların üzerlerinde durdukları bir konu durumuna geldi.
Yeni Komedyanın yazarları içinde en belli başlıcaları Filemon,Difilos,Poseidippos, Apollodoros ve özellikle Menandros’tu.
MENANDROS – İ.Ö. 342-292 Gözlemi ve oyun kişilerini yaratmadaki ustalığı ile övülen Menandros yüzün üzerinde oyun yazmış, sekiz oyunuyla komedyada büyük ödülü kazanmıştır.
Toplum hayatı ve kültür konularıyla ilgilenmiştir. Yaşadığı şehrin insanları onu çekiyordu, bu insanları o, büyük bir dikkatle inceledi ve oyunlarına getirdi.
Komedyaları gerçekçi idi. Mizahı burjuva seyircisinin gülümsemesi içindi. Euripides’ten etkilenmişti. İki önemli noktada onun etkisinde kaldı. Bunlardan biri, koronun geri düzeye atılıp kişileştirmeye verilen önemdi, böylece insan ve insan ilişkileri üzerinde düşünceyi getiren etkili bir tartışma ortamı yaratabiliyordu. İkincisi, Euripides’in insan üstü kahramanlar yerine gerçek insanı; olağanüstü ve ülkücü düşünceler yerine olağan ve yararlı düşünceleri, aşırı duygulu tragedyalar yerine, düşünceyi ön plana lana dramı seçmesi, ondan sonra bir çok yazarı etkilemiştir.

Menandros oyunlarını, Aristophanes’le karşılaştırdığımızda 4 önemli fark ortaya çıkar.
1. Eski komedyada izlenen parabasis bölümü tamamen ortadan kalktı.
2. Koronun görevi hemen hemen yok oldu.
3. Konuşma örgüsü yine manzum olmakla beraber araya curcunabazların şarkıları ve dansları eklendi.
4. Euripides’in başlattığı prologs ( ön oyun) ya ilk başa ya da 1. sahneden sonra kullanılmak üzere komedyaya sokuldu.
Herşeyden çok kadın ile erkek arasındaki aşk temasını işledi. Oyunlarında, para ve saygıdeğerlilik mutlu son için yeterli şartlardı. Yeni komedyanın ahlakçı olduğu söylenemez. ESERLERİNDEN BAZILARI: Kahraman,Adamcıl, Samoslu Kız Kırık Saçlı Kız, Yargı.

TİYATRO TEKNİĞİ

Koro ve Oyuncu: Koro ile oyuncunun gelişimi birbirine paraleldir. Dionysos şenliklerinde Dithyrambos okuyan korolar ellişer kişiydi. İ.Ö. 487 yılında koro on iki kişiye indi. Bunun bir nedeni, bir gösteride dört oyun ( 1 tragedya 1 satir) birden oynanma geleneği olabilir. Ayrıca 50 kişilik bir koro çok masraflı olduğu kadar, kalabalık bir koroyu çalıştırmak da çok zordu.
Koronun bütün temsil boyunca oyun yerinde kalması gerekiyordu, bu yazarlar için önemli bir sorundu. Koronun sürekli oyunda kalması , seyirciyi inandırıcı bir duruma gelmesi gerekiyordu.
İlk dönemlerde koronun çeşitli görevleri vardı. Koro, oyundaki acı olaylara ayna tutan, onları yorumlayan bir araçtı. Bir de oyunu 5 bölüme ayırıyordu.
Oyuncuların usta olmaları ve seslerini çeşitli rollere göre değiştirip ona göre hareket etmeleri gerekiyordu, çünkü bir oyuncu maske takarak çok sayıda oyun kişisini, bu arada kadını da canlandırıyordu.
Oyuncuların çok güzel şarkı söylemeleri ve gerektiğinde dans edebilmeleri önemliydi. Yüzlerindeki ifadeleri değişmeyen maskelerle ifade esnekliğini, inandırıcı hareketleri getirmesi gerekiyordu oyuncunun. Halk, oyuncuları Dionysos’un hizmetkarları sayıyordu. Bu sanatçılar askere alınmazlardı. Ayrı bir yerleri vardı toplumda. Hatta sırasında elçilik göreviyle önemli bir yere gönderilirlerdi.

Kostüm ve Maske:

Tiyatroda kullanılan esas kostüm KİTON’du ; boyundan ayak bileklerine kadar dökülüyordu. Günlük yaşamda giyilen bir kostümdü; ancak tiyatrodaki bu kostüm diğerlerinden birkaç noktada ayrılıyordu.
Grekler kadınsı görünüşte olabilir korkusuyla kolsuz kiton giyiyorlardı, oysa tiyatrodaki kostümün bileklere kadar uzanan kolları vardı.
Günlük giyinişte, bele bir kemer konuyordu. Oysa tiyatroda göğsü altından bir kuşak sarılıyordu.
Günlük yaşamdaki kiton, beyaz ya da düz renkliyken, tiyatro kostümünün üstüne biçimsel süsler ya da hayvan resimleri yapılıyordu, bu süsler de renk renkti.
Kiton’un üzerine bir pelerin atılırdı,uzunsa HİMATİON, kısaysa KLAMOS adını alırdı. Bunlar da parlak renklerle süslenirdi.
Renkler simgesel olarak kullanılıyordu. Koyu renkler acıyı, açık renkler sevinci simgeliyordu. Kraliçeler mor rengin egemen olduğu kostümler giyiyorlardı. Böylece daha ilk başta renklerle oyun kişilerinin karakterleri de ortaya konmuş oluyordu.
Oyuncular, boylarını yükseltmek için ayaklarına KOTHORNOS adı verilen yüksek tahta nalınlar giyerdi. Bunlara bazı yerlerde embates ya da okribas denirdi. Bu nalınların yüksekliği oyun kişisinin önemine göre alçak olurdu.
Oyuncunun görünüşünü abartmak için ONKOS denilen maskenin üzerine giyilen bir çeşit peruka ya da baş süsü kullanılırdı. Böylece oyuncunun boyu iki metrenin üstüne çıkardı. İnce uzun olmasınlar diye oyuncular yastıkla genişletilirdi. Bu kostüme KOLPOMA adı verilirdi.
Tek bir oyuncu maske değiştirerek çeşitli rolleri oynayabiliyordu. Maske, oyuncunun yüzünden büyük olduğu için, onbeş –yirmibin kişilik tiyatronun arka sıralarından da görünmeyi sağlıyordu.
Maskelerin büyük, açık ağzı oyuncunun sesini büyütebileceği bir megafon biçiminde yapılıyordu. Maske ifade kadar sesi de büyütüyordu.
Maskelerin yapıldığı malzeme,bez, tahta mantardı. Tragedyada 30 çeşide varan maske vardı. Orta,yaşlı ve ihtiyar adam maskeleri altı, delikanlı ve genç erkek maskeleri sekiz, uşak maskeleri üç ve kadın maskeleri on bir çeşitti.
Bunlardan ayrı olarak; tragedya ile komedya da efsane kişilerini göstermek için yapılan özel maskeler kullanılırdı. Boynuzlu Acteon, Kör Fineus,Çok gözlü Argus gibi. Irmakları,saatleri,musikiyi ve öç duygusunu gösteren maskeler de yapılırdı.
Somation:Komedyada kostümlerin altını doldurup gülünç görüntü vermek. Komedya oyuncularının kostümü kısaydı ve arkadan ,önden de doldurulunca yusyuvarlak bir görünüm alırdı. Bacaklarını saran, daracık ( bazen ten renginde ,bazen süslü) bir triko giyerlerdi. Bir de abartılmış phallus takarlardı. Komedya oyuncuları onkos kullanmazlar ama çeşitli maskeler takarlardı. Maskeler komedyada belirli tipleri ortaya çıkarmış ve bu tipler önce Roma komedyasına daha sonra Rönesans’ta, halk tuluat tiyatrolarına kadar etki etmiştir.

SAHNE TEKNİĞİ

Tiyatro binaları, açık hava yapıları olmakla birlikte, buralarda sahne gereçleri, makineler ve dekor da kullanılıyordu. Oyun yerinin gerisinde, ortadaki daha geniş olmak üzere , 3 kapı vardır.
Ortadaki geniş kapıdan oyunun kahramanı, daha doğrusu kral, tiran gibi ülkeyi yöneten kimseler girer çıkarlardı. Sağdaki kapıyı ikinci oyuncu, Soldakini de daha küçük rolü olan 3 oyuncu kullanırdı. Bu kapılar esas binaya açılırlardı. Binanın iki kanadına uzanan paraskenia adını alan koridorların biri kent merkezine, öbürü ise kentin kenar mahallelerine giden yola açılırlardı. Bu kapılar aynı zamanda değişik sahnelerin gösterilmesine yarardı. Özellikle ortadaki geniş kapı, bir iç sahne görevi görürdü. PİNAKES adını alan boyalı panolar kullanılırdı. Bunların oyunun konusu ile ilintili işlevi vardı. Dekor konusunda periaktoy adını alan, ekseni çevresinde dönen büyük prizma panolar vardı. Bunların her yüzüne değişik bir sahnenin görünüşü boyanırdı. Sahne değişimi, bu prizmaların ekseni çevresinde dönmesiyle sağlanırdı.
Ekkuklema: Yarım daire biçiminde bir yükseltiydi, bu yükselti kapılardan sığacak büyüklükteydi ve ek sahneler, taht salonu bu yükselti üzerinde gösterilirdi.
Eksostra: Tekerlekli bir yükseltiydi, ama ilkinden daha alçaktı, bunun üzerinde de bazı kısa sahneler oynanır ya da ölmüş olan bir kimsenin durumu gösterilirdi.
Mechane: Skene’nin sol yanına konulan küçük ve ilkel bir vinçti. Bu vinçle tanrılar indirilip çıkarılırdı. Theolopeion: Mechane’nin görevini yapan, biraz daha değişik bir araçtı. Bazı kimseler bunun tanrıların durduğu bir üst yükselti olduğunu söylemektedirler.
Keranos: Bir vinçti,sahne üzerindeki cesetleri kaybetmede kullanılırdı. Ayoram: Askı makinesi, tanrıları havada göstermek için kullanılırdı, bunun mechaneden ayrıcalığı iplerinin gözükmeyişiydi.
Krada: Sözlük anlamı, “incir dalı” dır. Komedyada kullanılan vinçti. Skope: Garip bir araçtı, oyun düzenini hazırlayan kimsenin ( didaskolos’un = eğitmenin) temsili seyrettiği yerdi. Fruktorian: Gözetleme kulesiydi. Distepia: İkinci kat anlamına gelir. Oyuncuları, temsili seyrettikleri, binanın çatısıydı.
Keraunoskopeyon: Yıldırım makinesiydi. Bronteyon: Gök gürlemesi sesi veren araçtı. Karon Basamakları: Oyun yeri olan orkestranın zemininden oyun yerinin altına inen basamaklardı. Buradan hayaletler ya da yer altı tanrıları çıkardı.
Anapiesmata: Mekanik olarak ruhları yeryüzüne çıkaran ilkel bir asansördü.

TİYATRO YAPILARI:

1. Klasik Dönem Tiyatro Yapısı
Koro, hem tragedya, hem de komedya için en önemli dramatik öğeydi, bunun için de çok geniş bir oyun yerinin yapılması şarttı. Tiyatro sanatının yönünü din tayin ediyordu ve bunun için de çok sayıda seyirciye yönelmesi gereken oyun yerleri gerekiyordu. Halkın rahatça seyredebileceği bir dağın eteği ve oyunun oynanacağı bir düzlük, seyir olanağını artırmak için de oyun yerinin bir daire biçiminde olması gerekiyordu. Buna orkestra deniliyordu. Oyun yerinin ortasına da Tanrı Dionysos’a adakların yapılacağı bir sunak yapıldı. Bu ilkel gösterilerin yeri, zaman geçtikçe gelişmeye başladı. Önce bayıra, seyircilerin daha oturabilmesi için tahta sıralar yapıldı. Oyun yerinin arkasına ise; oyuncuların kostüm değiştirebilmeleri için önce bir tente, sonar bir çadır, daha sonra da ahşap kulübeler kuruldu. İ.Ö. 499 yılında büyük bir kaza oldu ve tahta sırlar çöktü. Bunun üzerine seyir yeri taş sıralardan yapılmaya başlandı. Oyunun daha iyi görülebilmesi için de taş sıralar daire biçimindeki orkestranın yarıçapını saracak yolda yanlara doğru da genişletildi. Böylece klasik dönem tiyatro yapısının son biçimi ortaya çıktı. Daire biçiminde bir oyun yeri, ortada bir sunak ve yine yarım daire biçiminde oyun yerini saran seyirci yeri. İ.Ö. 465 tarihlerinde yapılan tahta skenenin yerini böylece İ.Ö. 425’te alt kısmı taştan bir yapı aldı. Taştan yapılan skene daha ayrıntılı bir yapıydı. İ.Ö. V.YY. sonunda skene iki katlı oldu. Üst kata episkenion adı verildi. Burası sahne araçlarının ve vinçlerin kullanımı için yapılmıştır.
2. kat; birinci katın biraz gerisine yapılmış olduğu için 2. katın önü “konuşma yeri” anlamına gelen logeion adını aldı. Tanrılar buradan konuşurlardı.
2. Hellenistik Dönem Tiyatro Yapıları Daha sonraki yüzyılda, oyuncular için daha yüksek bir sahne yapıldı. Bu sahne orkestradaki koroyla olan konuşmaları aksatmayacak yükseklikteydi. Hellenistik yapıların en güzel örnekleri Türkiye’nin Ege havalisindeki Dilene ve Bergama tiyatroları, Yunanistan’daki Epidauros Eretria,Oropos,Delos ve yeniden yapılan Atina’daki Dionysos tiyatrolarıdır. Hemen hepsinin tam yuvarlak biçiminde oyun yerleri vardır.
3. Roma Dönemi Tiyatro Yapıları Roma Dönemi tiyatrolarının en önemlileri Batı Anadolu’dadır. Bunlar Termesos, (Burdur havalisi) Magnesis (Manisa yakını) Miletos (Söke)ve Efessos tiyatrolarıdır.
Bu tiyatrolarda; Seyir yeri eskisi gibi kalmıştır. Oyun yeri tam yuvarlak olma niteliğini yavaş yavaş kaybetmektedir. Skene, tam yuvarlağı bir ucundan kesmektedir. Seyir yerindeki en alt sıra doğrudan doğruya orkestra ile birleşmektedir.
Skene, bugünkü sahnenin ilk biçimini almıştır. Orkestrayı kesen bölümün bir bölümü bir buçuk metrenin üstünde bir yükseklikle ikinci bir oyun yeri olması, arka planda 3 kapı ve sütunlar ortaya çıkmıştır. Grek tiyatro yapılarını Roma tiyatro binalarından ayırt eden temel özelliklerden biri,Grek yapılarının iki bölüm olmasıdır.
SOPHOKLES ( İ.Ö. 497-406)Kolonos köyünde doğdu. On altı yaşlarında Pers zaferini kutlayan bir törenin çocuk korosunda şarkı söyleyerek ve arb çalarak sahneye ilk kez adımını attı. 28 yaşında, orta yaşlara gelmiş Aiskhilos’un karşısına yarışmacı olarak çıktı ve kazandı.
Atina devletinin siyasal yaşamında önemli roller oynadı, iki kez devletin en yüksek makamı olan generalliğe atandı. Grek tragedya yazarlarının içinde, gerçeği değil, ideali yani olanı değil, olması gerekeni gösteren bir ozan olarak özellik kazanan Sophokles tragedyaya üç oyuncuyu soktu.
Koroyu on iki kişiden on beş kişiye çıkardı. Tragedyaya getirdiği en ilgi çekici yenilik üçleme ve dörtlemelerde oyunların konuları arasındaki bağı kaldırmış olmasıydı.
Boyalı dekor panoları geliştirdi ve tragedyaya Frigyalıların musikisini getirdi. Sophokles ile tragedya olgun sanat biçimini aldı.

Sophokles geleneksel hikayeleri olduğu gibi uygular, bunları değerler ya da ne kadar gerçekçi oldukları üzerinde durmadan oyunlarına konu yapardı.
Oyun kişilerini birer karakter yapısı içinde veren ilk yazardı. ( Oyun karakterlerinde izlenen davranışlar, o karakterin kendi karmaşık kişiliklerinden ileri geldiği kadar çevrenin etkisiyle de biçimlenirdi.)
Sophokles’in korosu:Oyunun dramatik bölümlerini destekleyecek biçimdeydi. Oyunun organik bir parçası olmuştu. Koro kahramanın trajik yolunu daha da yoğunlaştırır ve anlamlandırır biçimde kurulmuştur.
Ancak artık koro 2. deredeydi. Gerçekçi değildi ama insani en iyi anladığı için inandırıcı anıtlar yarattı.

ESERLERİNDEN BAZILARI:

Oidipus Kolonos’ta,Filoktetes Aias,Antigone,Kral Oidipus
AİSKHYLOS ( İ.Ö. 525-456)Eleusis’te doğdu. Oyun yazarı olarak iki oyuncuyu getirdi. ( Ancak Aiskhilos’tan önce Mısır’da birden fazla oyuncu kullanmıştır. Grek yazarları bu işi, Mısır’da daha önce yapıldığını bilmeden ortaya çıkarıyorlardı.
2. oyuncu ile koronun görevi azaltılarak oyuna bir esneklik sağlanmış oldu. Persler, Tebai önünde Yedi Komutan ve zincirine vurulmuş Prometheus’ta 2. oyuncuyu getirmiştir.
Persler oyununda Darius’un hayali o dönemde bir yenilikti. Tiyatroda ilk hayalet bu oyunda ortaya çıktı ve Aiskhylos’tan sonra gelen yazarlar tarafından sık sık kullanıldı.
Aiskhylos’un dili ağdalıydı, düşünceleri zor anlaşılabilirdi. Çağdaşları bile onu zor bulurlardı. Onun önemi dinsel törenleri dram sanatına yöneltmesiyle ortaya çıkıyordu.
Din ve Ahlak sorunlarını vurgulayan Aiskhylos’un oyun kişileri kalıplaşmış özelliklerin temsilcileriydi.
( Nefret,Gurur, Kızgınlık gibi…) Aiskhylos trajik bir yazardır ama insan yaşamını trajik bulmaz; iyimserdir ve sonunda tanrıların herşeyi düzelteceğine inanır.
Oyunlarının tümünde dinsel bir tören havası vardır. Ele aldığı konulara dolantılar sokmaz. Oyun kişileri karakter değil, duyguların ve düşüncelerin temsilcileridir.
ESERLERİNDEN BAZILARI: Yalvaran Kızlar,Persler, Tebai Önünde Yedi Komutan, Zincire Vurulmuş Prometheus, Oresteio dörtlemesi bu dörtlemede bir oyun kayıptır diğerleri ( Aqamemnon,Adak Taşıyanlar, Omenidler)

EURİPİDES ( İ.Ö. 485-406)

Zamanında çok garip karşılanan büyük bir kütüphaneye, böylece dünyanın ilk tiyatro koleksiyonuna sahipti. Felsefe,şiir ve tiyatroya,çok meraklıydı. Bireyci eğilimle gelişen kuşkuculuk onda yaratıcı yola yönelmişti.
Euripides antik Yunan geleneklerinden yeni gerçekler çıkarmıştır. O zaman kadar olan alışkanlıkları ve töreleri soruşturmaya başlamış, Atina halkının geleneğindeki insanlık dışı düşüncelere karşı durmuştur.
Geleneğe karşı çıktığı noktalardan biri; Atina devleti içinde kadına verilen değerdi. Akılcıdır, mantık yoluyla tartışmalara girer. Bu tartışmaları da doğrudan doğruya seyirciye yöneltir. Mecazi anlamları sevmez.
Dram sanatına bugünkü anlamında prolog ve epilog bölümlerini getirmiştir. Onun düşünce aşamasına oyun yazarları ilk kez Rönesans’ta ulaşmıştır.

ESERLERİNDEN BAZILARI: Herakles’in Çocukları, Hippolitos Hekuba, Andromak, Herakles’in Deliliği, Yalvaran Kızlar ( Oyunun adı Aiskhylos’un oyunu ile aynı ama konusu değil ) , Troyalı Kadınlar, Elektra, Medea

Derleyen : Ebru GÜMAN

Letoon Antik Kenti

Fethiye ilçesi Kumluova beldesi sınırları içersinde yer alan Letoon Likya Birliği’nin çok önemli kentlerinden birisidir. Kumluova beldesi merkezine 400-500 metre mesafede yer almaktadır.Tarihsel kaynaklara göre Tanrıça Leto’ya adanarak kurulan Letoon, Likya Federe Birliğinin “kutsal kenti” ve “ dinsel merkezi”. Likya’nın bütün kutsal törenlerinin burada yapıldığı biliniyor. Leto, Artemis ve Apollon’a adanan 3 tapınak yapısı, nympheus, Bizans döneminden kalma kilise yapıları, agora ve Tiyatro’daki arkeolojik kazı çalışmaları Fransız kazı heyeti tarafından sürdürülüyor.

Letoon Antik Kenti

Edinilen tarihi kaynaklara göre Zeos’tan hamile kalan Leto adına Zeos tarafından kurulduğu yönündedir fakat Letoon antik kentinde yapılan kazılar da bulunan izlere göre bu kente yerleşim izleri M.Ö. 7. Yüzyıla kadar gitmektedir.

Yapılan araştırmalarda edinilen bilgilere (kitabelere) göre Letoon antik kenti dinsel ve politik açıdan önemli bir yer olduğu doğrultusundadır. Letoon antik kenti yakınlarında yer alan ören yeri merkezinde 3 adet yan yana tapınak yer almaktadır. Bu tapınakların en güneyinde olan Apollon’a Ortadaki Artemis’e ve en kuzeydeki ise Leto’ya adanmıştır.

Bu üç tapınağın güneybatısında bir çeşme, doğu kısmında ise kilise bulunmaktadır. Letoon antik kenti içersinde arka tarafını bir tepenin yamacına dayamış büyük bir antik tiyatro bulunmaktadır. 2000li yıllara kadar burada Kumluova Domates festivali organize edilmekteydi.

Bilinen tarihe göre Letoon antik kenti M.S. 7. Yüzyılda ter edilmiştir. Fethiye’den başlayan ve Antalya’ya kadar uzanan Likya yolu yürüyüş rotasının da bir parçasıdır Letoon. Kaş, Fethiye, kalkan, Patara gibi çevre turizm merkezlerinden her gün yüzlerce turist bu alanı keşfetmek için bu alana gelmektedir.

Kent hala ayakta kalmayı başarmıştır fakat yakın zaman içersinde gerekli onarım ve güçlendirme yapılmaması durumunda gelecek nesillere bırakamayacağımızı üzülerek belirtmek isterim. Kent Fethiye müzesi tarafından korunmaya devam etmektedir.

Bergama Zeus Sunağı

Yazı içeriği ders notları, internet, bilimsel kitaplardan alınarak derleme yoluyla oluşturulmuştur. Sn. Prof. Dr. Gül Işın’a sonsuz teşekkürlerimle…

Bergama Zeus Sunağı

Bergama Zeus Sunağı konumu itibariyle İzmir Bergama’da yer almaktadır. Fakat Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Erken hellenistikte önemli bir konuma sahiptir. Klasik dönemde Atina ve Parthenon neyse hellenistik dönemde Pergamon ve Atlar o sınıftadır. Kentin merkezinde yer alan sunakta yapılan kazı çalışmaları sonucu saptanan erken dönem apsidal yapı kalıntıları gösteriyor ki bu alan, sunak yapılmadan önce de kutsal bir içerik taşıyordu. Görkemli yapısı ve kent için önemi oldukça büyük boyutludur.
Atların yapımına 2. Eumenes (İ.Ö. 197-159) döneminde başlanmış, 2. Attalos (İ.Ö. 159-139) döneminde tamamlanmıştır. Anıtın mimarı ve heykeltıraşı Menekrates’tir. Farklı heykeltıraşlarla birlikte sunak ortaya konmuştur. Genel hatlarıyla İ.Ö 170-155 yıllarına tarihlenmektedir. İsmi her ne kadar  “ Zeus” başlığı altında toplanmışsa da diğer tanrılar da yer almaktadır. Toplamda 75 figür kabartması bulunmaktadır.
Kabartmalarda tanrılar-gigantlar savaşı ve Telephos Frizi yer almaktadır. Plan olarak bakıldığında temenosla çevrili “U” formludur. Dış yüzde yüksek kabartma şeklinde tanrılar-gigantlar savaşı ve Batı yönündeki merdivenleri aşıp sunak içine girildiğinde duvarlarda Telephos frizi yer almaktadır.
Sunağın doğu kısmında Olymposlu tanrılar vurgulanmıştır. Merkezde Zeus ve Athena, dışa doğru Artemis, Apollon, Leto gibi tanrı figürleri dikkati çekmektedir. Hekate ile başlayıp Ares ile son bulan doğu yönde tanrılar atribütleriyle konuşlanmıştır. Demeter, İsis, Hephaistos’un isimleri bulunsa da kabartmaları henüz ele geçmemiştir. Athena yılanıyla birlikte Alkyoneus ile mücadele etmektedir. Gaia’nın oğlu Alkyoneus yere bastığı an güçlenmektedir. Athena saçlarından tutup yere basmasını engellemeye çalışırken, Alkyoneus acı ile kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Gaia’nın çaresiz ana acısı yüzünden okunmaktadır. Zeus gigantla, Apollon Ephialtesle, Artemis Othosla mücadele etmektedir.
Güney yönde ise kabartmalar göksel ışık üzerindedir. Rhea, Eos, Helios, Selene, Uranos gibi figürler bulunmaktadır.
Kuzey yönde tanrısal karanlık ve yıldızlar betimlenmiştir. Aphrodite, Eros, Nyks, Keto başta olmak üzere bir takım tanrılar yer alır.
Batı yönde ise Dionysos, Satyr, Semele, Amphitrite, Nereus, Triton, Okeanos gibi figürler verilmiştir.
Sunağın iç kısmına baktığımızda Telephos’un hayatından kesitler yer almaktadır. Narratif bir anlatım söz konusudur. Herakles Auge’yi görüyor aşık oluyor ve birlikte olurlar. Athena rahibesi Auge’nin babası olan kral, doğacak çocuğun krallığının sonunu getireceğini kahinlerinden öğrenince kızını bir sandığa koyup salar. Auge, Mysia kıyılarında karaya vurur. Mysia kralı Teutrias alıp evlat edinir. Telephos ise Herakles tarafından alınır ve Nympheler tarafından bakılır. Troia savaşında gemisiyle yolu kaybeder ve Mysia kıyılarına gelir. Theutrias, Auge ve Telephos’un evlenmesini ister. Fakat anlaşılır ki kişiler ana-oğullardır.
Zeus Atları barok sanatının zirvesini oluşturur. Kabartmalardaki ışık-gölge kontrastı dikkati oldukça fazlasıyla çekmektedir. Sunakta tanrısal savaşın hengamesi, koşuşturması, havası, dehşeti olanca varlığıyla hissedilmektedir. Anlatımlarda her şey hareket halindedir. Bir gruplama olmamış sanki savaşın bir anı betimlenmiştir. Kopukluk yoktur. Teatral hava oldukça başarılıdır. Sanatçılar klasik dönem etkisiyle kabartmaları oluşturmuşlardır. Athena’yı taçlandıran Nike, Parthenon’da da mevcuttur. Versaillesli Artemis ile sunaktaki Artemis Kabartması oldukça benzemektedir. Sunak içinde yer alan Herakles figürü Pharnesia Heraklesi ile neredeyse tıpatıp benzemektedir. Bu dönemde yapılan eserler klasikçi düşüncede fakat farklılıklarla verilmiştir. Yüksek kabartmanın izleyicideki etkisi çok fazladır. Örneğin Athena alana sığmamış ve kabartmadan taşan gigantlar etkiyi arttırmaktadır. Nyks’ün yüzündeki klasik etkiler dikkate değerdir. Tok çenesi, ideal görüntüsü, gözlerin keskinliği, alından inan düz burun, klasik etkiyi kanıtlamaktadır. Fakat giysi tipi klasikte göremeyeceğiniz türden farklı yapıya sahiptir. Bu yönüyle klasikten ayrılmaktadır. Vücut dönüşlerindeki zorlamalar, vücuttaki incelmeler bunu destekler niteliktedir. Kısacası klasik gelenekteki ustalar çalışmıştır. Hellenistik dönemde İ.Ö. 2. yy’da başlayan klasistik izleri taşıması yapıldığı tarihi doğrular niteliktedir.
Bergama Zeus Sunağı konumu itibariyle İzmir Bergama’da yer almaktadır. Fakat Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Erken hellenistikte önemli bir konuma sahiptir. Klasik dönemde Atina ve Parthenon neyse hellenistik dönemde Pergamon ve Atlar o sınıftadır. Kentin merkezinde yer alan sunakta yapılan kazı çalışmaları sonucu saptanan erken dönem apsidal yapı kalıntıları gösteriyor ki bu alan, sunak yapılmadan önce de kutsal bir içerik taşıyordu. Görkemli yapısı ve kent için önemi oldukça büyük boyutludur.
Atların yapımına 2. Eumenes (İ.Ö. 197-159) döneminde başlanmış, 2. Attalos (İ.Ö. 159-139) döneminde tamamlanmıştır. Anıtın mimarı ve heykeltıraşı Menekrates’tir. Farklı heykeltıraşlarla birlikte sunak ortaya konmuştur. Genel hatlarıyla İ.Ö 170-155 yıllarına tarihlenmektedir. İsmi her ne kadar  “ Zeus” başlığı altında toplanmışsa da diğer tanrılar da yer almaktadır. Toplamda 75 figür kabartması bulunmaktadır.
Kabartmalarda tanrılar-gigantlar savaşı ve Telephos Frizi yer almaktadır. Plan olarak bakıldığında temenosla çevrili “U” formludur. Dış yüzde yüksek kabartma şeklinde tanrılar-gigantlar savaşı ve Batı yönündeki merdivenleri aşıp sunak içine girildiğinde duvarlarda Telephos frizi yer almaktadır.
Sunağın doğu kısmında Olymposlu tanrılar vurgulanmıştır. Merkezde Zeus ve Athena, dışa doğru Artemis, Apollon, Leto gibi tanrı figürleri dikkati çekmektedir. Hekate ile başlayıp Ares ile son bulan doğu yönde tanrılar atribütleriyle konuşlanmıştır. Demeter, İsis, Hephaistos’un isimleri bulunsa da kabartmaları henüz ele geçmemiştir. Athena yılanıyla birlikte Alkyoneus ile mücadele etmektedir. Gaia’nın oğlu Alkyoneus yere bastığı an güçlenmektedir. Athena saçlarından tutup yere basmasını engellemeye çalışırken, Alkyoneus acı ile kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Gaia’nın çaresiz ana acısı yüzünden okunmaktadır. Zeus gigantla, Apollon Ephialtesle, Artemis Othosla mücadele etmektedir.
Güney yönde ise kabartmalar göksel ışık üzerindedir. Rhea, Eos, Helios, Selene, Uranos gibi figürler bulunmaktadır.
Kuzey yönde tanrısal karanlık ve yıldızlar betimlenmiştir. Aphrodite, Eros, Nyks, Keto başta olmak üzere bir takım tanrılar yer alır.
Batı yönde ise Dionysos, Satyr, Semele, Amphitrite, Nereus, Triton, Okeanos gibi figürler verilmiştir.
Sunağın iç kısmına baktığımızda Telephos’un hayatından kesitler yer almaktadır. Narratif bir anlatım söz konusudur. Herakles Auge’yi görüyor aşık oluyor ve birlikte olurlar. Athena rahibesi Auge’nin babası olan kral, doğacak çocuğun krallığının sonunu getireceğini kahinlerinden öğrenince kızını bir sandığa koyup salar. Auge, Mysia kıyılarında karaya vurur. Mysia kralı Teutrias alıp evlat edinir. Telephos ise Herakles tarafından alınır ve Nympheler tarafından bakılır. Troia savaşında gemisiyle yolu kaybeder ve Mysia kıyılarına gelir. Theutrias, Auge ve Telephos’un evlenmesini ister. Fakat anlaşılır ki kişiler ana-oğullardır.
Zeus Atları barok sanatının zirvesini oluşturur. Kabartmalardaki ışık-gölge kontrastı dikkati oldukça fazlasıyla çekmektedir. Sunakta tanrısal savaşın hengamesi, koşuşturması, havası, dehşeti olanca varlığıyla hissedilmektedir. Anlatımlarda her şey hareket halindedir. Bir gruplama olmamış sanki savaşın bir anı betimlenmiştir. Kopukluk yoktur. Teatral hava oldukça başarılıdır. Sanatçılar klasik dönem etkisiyle kabartmaları oluşturmuşlardır. Athena’yı taçlandıran Nike, Parthenon’da da mevcuttur. Versaillesli Artemis ile sunaktaki Artemis Kabartması oldukça benzemektedir. Sunak içinde yer alan Herakles figürü Pharnesia Heraklesi ile neredeyse tıpatıp benzemektedir. Bu dönemde yapılan eserler klasikçi düşüncede fakat farklılıklarla verilmiştir. Yüksek kabartmanın izleyicideki etkisi çok fazladır. Örneğin Athena alana sığmamış ve kabartmadan taşan gigantlar etkiyi arttırmaktadır. Nyks’ün yüzündeki klasik etkiler dikkate değerdir. Tok çenesi, ideal görüntüsü, gözlerin keskinliği, alından inan düz burun, klasik etkiyi kanıtlamaktadır. Fakat giysi tipi klasikte göremeyeceğiniz türden farklı yapıya sahiptir. Bu yönüyle klasikten ayrılmaktadır. Vücut dönüşlerindeki zorlamalar, vücuttaki incelmeler bunu destekler niteliktedir. Kısacası klasik gelenekteki ustalar çalışmıştır. Hellenistik dönemde İ.Ö. 2. yy’da başlayan klasistik izleri taşıması yapıldığı tarihi doğrular niteliktedir.