Letoon Antik Kenti

Fethiye ilçesi Kumluova beldesi sınırları içersinde yer alan Letoon Likya Birliği’nin çok önemli kentlerinden birisidir. Kumluova beldesi merkezine 400-500 metre mesafede yer almaktadır.Tarihsel kaynaklara göre Tanrıça Leto’ya adanarak kurulan Letoon, Likya Federe Birliğinin “kutsal kenti” ve “ dinsel merkezi”. Likya’nın bütün kutsal törenlerinin burada yapıldığı biliniyor. Leto, Artemis ve Apollon’a adanan 3 tapınak yapısı, nympheus, Bizans döneminden kalma kilise yapıları, agora ve Tiyatro’daki arkeolojik kazı çalışmaları Fransız kazı heyeti tarafından sürdürülüyor.

Letoon Antik Kenti

Edinilen tarihi kaynaklara göre Zeos’tan hamile kalan Leto adına Zeos tarafından kurulduğu yönündedir fakat Letoon antik kentinde yapılan kazılar da bulunan izlere göre bu kente yerleşim izleri M.Ö. 7. Yüzyıla kadar gitmektedir.

Yapılan araştırmalarda edinilen bilgilere (kitabelere) göre Letoon antik kenti dinsel ve politik açıdan önemli bir yer olduğu doğrultusundadır. Letoon antik kenti yakınlarında yer alan ören yeri merkezinde 3 adet yan yana tapınak yer almaktadır. Bu tapınakların en güneyinde olan Apollon’a Ortadaki Artemis’e ve en kuzeydeki ise Leto’ya adanmıştır.

Bu üç tapınağın güneybatısında bir çeşme, doğu kısmında ise kilise bulunmaktadır. Letoon antik kenti içersinde arka tarafını bir tepenin yamacına dayamış büyük bir antik tiyatro bulunmaktadır. 2000li yıllara kadar burada Kumluova Domates festivali organize edilmekteydi.

Bilinen tarihe göre Letoon antik kenti M.S. 7. Yüzyılda ter edilmiştir. Fethiye’den başlayan ve Antalya’ya kadar uzanan Likya yolu yürüyüş rotasının da bir parçasıdır Letoon. Kaş, Fethiye, kalkan, Patara gibi çevre turizm merkezlerinden her gün yüzlerce turist bu alanı keşfetmek için bu alana gelmektedir.

Kent hala ayakta kalmayı başarmıştır fakat yakın zaman içersinde gerekli onarım ve güçlendirme yapılmaması durumunda gelecek nesillere bırakamayacağımızı üzülerek belirtmek isterim. Kent Fethiye müzesi tarafından korunmaya devam etmektedir.

Bergama Zeus Sunağı

Yazı içeriği ders notları, internet, bilimsel kitaplardan alınarak derleme yoluyla oluşturulmuştur. Sn. Prof. Dr. Gül Işın’a sonsuz teşekkürlerimle…

Bergama Zeus Sunağı

Bergama Zeus Sunağı konumu itibariyle İzmir Bergama’da yer almaktadır. Fakat Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Erken hellenistikte önemli bir konuma sahiptir. Klasik dönemde Atina ve Parthenon neyse hellenistik dönemde Pergamon ve Atlar o sınıftadır. Kentin merkezinde yer alan sunakta yapılan kazı çalışmaları sonucu saptanan erken dönem apsidal yapı kalıntıları gösteriyor ki bu alan, sunak yapılmadan önce de kutsal bir içerik taşıyordu. Görkemli yapısı ve kent için önemi oldukça büyük boyutludur.
Atların yapımına 2. Eumenes (İ.Ö. 197-159) döneminde başlanmış, 2. Attalos (İ.Ö. 159-139) döneminde tamamlanmıştır. Anıtın mimarı ve heykeltıraşı Menekrates’tir. Farklı heykeltıraşlarla birlikte sunak ortaya konmuştur. Genel hatlarıyla İ.Ö 170-155 yıllarına tarihlenmektedir. İsmi her ne kadar  “ Zeus” başlığı altında toplanmışsa da diğer tanrılar da yer almaktadır. Toplamda 75 figür kabartması bulunmaktadır.
Kabartmalarda tanrılar-gigantlar savaşı ve Telephos Frizi yer almaktadır. Plan olarak bakıldığında temenosla çevrili “U” formludur. Dış yüzde yüksek kabartma şeklinde tanrılar-gigantlar savaşı ve Batı yönündeki merdivenleri aşıp sunak içine girildiğinde duvarlarda Telephos frizi yer almaktadır.
Sunağın doğu kısmında Olymposlu tanrılar vurgulanmıştır. Merkezde Zeus ve Athena, dışa doğru Artemis, Apollon, Leto gibi tanrı figürleri dikkati çekmektedir. Hekate ile başlayıp Ares ile son bulan doğu yönde tanrılar atribütleriyle konuşlanmıştır. Demeter, İsis, Hephaistos’un isimleri bulunsa da kabartmaları henüz ele geçmemiştir. Athena yılanıyla birlikte Alkyoneus ile mücadele etmektedir. Gaia’nın oğlu Alkyoneus yere bastığı an güçlenmektedir. Athena saçlarından tutup yere basmasını engellemeye çalışırken, Alkyoneus acı ile kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Gaia’nın çaresiz ana acısı yüzünden okunmaktadır. Zeus gigantla, Apollon Ephialtesle, Artemis Othosla mücadele etmektedir.
Güney yönde ise kabartmalar göksel ışık üzerindedir. Rhea, Eos, Helios, Selene, Uranos gibi figürler bulunmaktadır.
Kuzey yönde tanrısal karanlık ve yıldızlar betimlenmiştir. Aphrodite, Eros, Nyks, Keto başta olmak üzere bir takım tanrılar yer alır.
Batı yönde ise Dionysos, Satyr, Semele, Amphitrite, Nereus, Triton, Okeanos gibi figürler verilmiştir.
Sunağın iç kısmına baktığımızda Telephos’un hayatından kesitler yer almaktadır. Narratif bir anlatım söz konusudur. Herakles Auge’yi görüyor aşık oluyor ve birlikte olurlar. Athena rahibesi Auge’nin babası olan kral, doğacak çocuğun krallığının sonunu getireceğini kahinlerinden öğrenince kızını bir sandığa koyup salar. Auge, Mysia kıyılarında karaya vurur. Mysia kralı Teutrias alıp evlat edinir. Telephos ise Herakles tarafından alınır ve Nympheler tarafından bakılır. Troia savaşında gemisiyle yolu kaybeder ve Mysia kıyılarına gelir. Theutrias, Auge ve Telephos’un evlenmesini ister. Fakat anlaşılır ki kişiler ana-oğullardır.
Zeus Atları barok sanatının zirvesini oluşturur. Kabartmalardaki ışık-gölge kontrastı dikkati oldukça fazlasıyla çekmektedir. Sunakta tanrısal savaşın hengamesi, koşuşturması, havası, dehşeti olanca varlığıyla hissedilmektedir. Anlatımlarda her şey hareket halindedir. Bir gruplama olmamış sanki savaşın bir anı betimlenmiştir. Kopukluk yoktur. Teatral hava oldukça başarılıdır. Sanatçılar klasik dönem etkisiyle kabartmaları oluşturmuşlardır. Athena’yı taçlandıran Nike, Parthenon’da da mevcuttur. Versaillesli Artemis ile sunaktaki Artemis Kabartması oldukça benzemektedir. Sunak içinde yer alan Herakles figürü Pharnesia Heraklesi ile neredeyse tıpatıp benzemektedir. Bu dönemde yapılan eserler klasikçi düşüncede fakat farklılıklarla verilmiştir. Yüksek kabartmanın izleyicideki etkisi çok fazladır. Örneğin Athena alana sığmamış ve kabartmadan taşan gigantlar etkiyi arttırmaktadır. Nyks’ün yüzündeki klasik etkiler dikkate değerdir. Tok çenesi, ideal görüntüsü, gözlerin keskinliği, alından inan düz burun, klasik etkiyi kanıtlamaktadır. Fakat giysi tipi klasikte göremeyeceğiniz türden farklı yapıya sahiptir. Bu yönüyle klasikten ayrılmaktadır. Vücut dönüşlerindeki zorlamalar, vücuttaki incelmeler bunu destekler niteliktedir. Kısacası klasik gelenekteki ustalar çalışmıştır. Hellenistik dönemde İ.Ö. 2. yy’da başlayan klasistik izleri taşıması yapıldığı tarihi doğrular niteliktedir.
Bergama Zeus Sunağı konumu itibariyle İzmir Bergama’da yer almaktadır. Fakat Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir. Erken hellenistikte önemli bir konuma sahiptir. Klasik dönemde Atina ve Parthenon neyse hellenistik dönemde Pergamon ve Atlar o sınıftadır. Kentin merkezinde yer alan sunakta yapılan kazı çalışmaları sonucu saptanan erken dönem apsidal yapı kalıntıları gösteriyor ki bu alan, sunak yapılmadan önce de kutsal bir içerik taşıyordu. Görkemli yapısı ve kent için önemi oldukça büyük boyutludur.
Atların yapımına 2. Eumenes (İ.Ö. 197-159) döneminde başlanmış, 2. Attalos (İ.Ö. 159-139) döneminde tamamlanmıştır. Anıtın mimarı ve heykeltıraşı Menekrates’tir. Farklı heykeltıraşlarla birlikte sunak ortaya konmuştur. Genel hatlarıyla İ.Ö 170-155 yıllarına tarihlenmektedir. İsmi her ne kadar  “ Zeus” başlığı altında toplanmışsa da diğer tanrılar da yer almaktadır. Toplamda 75 figür kabartması bulunmaktadır.
Kabartmalarda tanrılar-gigantlar savaşı ve Telephos Frizi yer almaktadır. Plan olarak bakıldığında temenosla çevrili “U” formludur. Dış yüzde yüksek kabartma şeklinde tanrılar-gigantlar savaşı ve Batı yönündeki merdivenleri aşıp sunak içine girildiğinde duvarlarda Telephos frizi yer almaktadır.
Sunağın doğu kısmında Olymposlu tanrılar vurgulanmıştır. Merkezde Zeus ve Athena, dışa doğru Artemis, Apollon, Leto gibi tanrı figürleri dikkati çekmektedir. Hekate ile başlayıp Ares ile son bulan doğu yönde tanrılar atribütleriyle konuşlanmıştır. Demeter, İsis, Hephaistos’un isimleri bulunsa da kabartmaları henüz ele geçmemiştir. Athena yılanıyla birlikte Alkyoneus ile mücadele etmektedir. Gaia’nın oğlu Alkyoneus yere bastığı an güçlenmektedir. Athena saçlarından tutup yere basmasını engellemeye çalışırken, Alkyoneus acı ile kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Gaia’nın çaresiz ana acısı yüzünden okunmaktadır. Zeus gigantla, Apollon Ephialtesle, Artemis Othosla mücadele etmektedir.
Güney yönde ise kabartmalar göksel ışık üzerindedir. Rhea, Eos, Helios, Selene, Uranos gibi figürler bulunmaktadır.
Kuzey yönde tanrısal karanlık ve yıldızlar betimlenmiştir. Aphrodite, Eros, Nyks, Keto başta olmak üzere bir takım tanrılar yer alır.
Batı yönde ise Dionysos, Satyr, Semele, Amphitrite, Nereus, Triton, Okeanos gibi figürler verilmiştir.
Sunağın iç kısmına baktığımızda Telephos’un hayatından kesitler yer almaktadır. Narratif bir anlatım söz konusudur. Herakles Auge’yi görüyor aşık oluyor ve birlikte olurlar. Athena rahibesi Auge’nin babası olan kral, doğacak çocuğun krallığının sonunu getireceğini kahinlerinden öğrenince kızını bir sandığa koyup salar. Auge, Mysia kıyılarında karaya vurur. Mysia kralı Teutrias alıp evlat edinir. Telephos ise Herakles tarafından alınır ve Nympheler tarafından bakılır. Troia savaşında gemisiyle yolu kaybeder ve Mysia kıyılarına gelir. Theutrias, Auge ve Telephos’un evlenmesini ister. Fakat anlaşılır ki kişiler ana-oğullardır.
Zeus Atları barok sanatının zirvesini oluşturur. Kabartmalardaki ışık-gölge kontrastı dikkati oldukça fazlasıyla çekmektedir. Sunakta tanrısal savaşın hengamesi, koşuşturması, havası, dehşeti olanca varlığıyla hissedilmektedir. Anlatımlarda her şey hareket halindedir. Bir gruplama olmamış sanki savaşın bir anı betimlenmiştir. Kopukluk yoktur. Teatral hava oldukça başarılıdır. Sanatçılar klasik dönem etkisiyle kabartmaları oluşturmuşlardır. Athena’yı taçlandıran Nike, Parthenon’da da mevcuttur. Versaillesli Artemis ile sunaktaki Artemis Kabartması oldukça benzemektedir. Sunak içinde yer alan Herakles figürü Pharnesia Heraklesi ile neredeyse tıpatıp benzemektedir. Bu dönemde yapılan eserler klasikçi düşüncede fakat farklılıklarla verilmiştir. Yüksek kabartmanın izleyicideki etkisi çok fazladır. Örneğin Athena alana sığmamış ve kabartmadan taşan gigantlar etkiyi arttırmaktadır. Nyks’ün yüzündeki klasik etkiler dikkate değerdir. Tok çenesi, ideal görüntüsü, gözlerin keskinliği, alından inan düz burun, klasik etkiyi kanıtlamaktadır. Fakat giysi tipi klasikte göremeyeceğiniz türden farklı yapıya sahiptir. Bu yönüyle klasikten ayrılmaktadır. Vücut dönüşlerindeki zorlamalar, vücuttaki incelmeler bunu destekler niteliktedir. Kısacası klasik gelenekteki ustalar çalışmıştır. Hellenistik dönemde İ.Ö. 2. yy’da başlayan klasistik izleri taşıması yapıldığı tarihi doğrular niteliktedir.

Tlos Antik Kenti

ikya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır.


Tlos Antik Kenti

Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır.

Tlos Antik Kenti’nde yürütülen bilimsel kazı çalışmaları Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Taner Korkut başkanlığında sürdürülmektedir. Tlos Antik Kenti 6 Şubat 2009 tarihi itibariyle UNESCO’nun Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında “Dünya Mirası Geçici Listesine” eklenmiştir. Tlos Antik Kentinin zengin kültürel ve doğal mirasının “Dünya Miras Listesinde” daha fazla temsil edilebilmesi amacıyla Akropol, Tiyatro, Stadyum, Büyük Hamam, Kronos Tapınağı, Kent Bazilikası ve Girmeler Mağarası gibi kentin anıtsal yapılarının kazılarına öncelik verilmiştir. Bunlardan başka Tlos teritoryumu içerisinde kalan alanlarda yüzey araştırmaları da yürütülmektedir.

Likya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır. Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır. Böylece Tlos yerleşiminin başka hiçbir Likya kentinde olmadığı kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılır ki, bundan dolayı Hitit kaynaklarında Tlos için “şehir” yerine “ülke” ifadesi kullanılmıştır. Gerçi Tlos Antik Kenti için kullanılan ülke ifadesi şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak ele geçen yazıtlardan antik kentin çok sayıda semt ve mahallelerden oluştuğu, çevresinde ise merkeze bağlı pek çok köy yerleşiminin bulunduğu bilinmektedir.

Eski Yunan mitoslarına göre her antik kentin bir kuruluş efsanesi ve bir de kurucu kahramanı vardır. Tlos’un kuruluş efsanesi de Hellen mitoslarına dayandırılmış ve Tlos kent adının Tremilus ile Praksidike’nin dört oğlundan biri olan “Tloos”dan geldiğine inanılmıştır. Hatta Pinaros, Xanthos ve Kragos’un onun kardeşleri olduğu kabul edilmiştir. Bahsi geçen mitolojik aktarımların en erkeni, M.Ö. 5 yüzyıla tarihlenen tarihçi Herodotos’un çağdaşı ve ayrıca Homeros ekolünden geldiği bilinen Halikarnasos’lu Panyasis’e aittir. Benzer bir inanışın uzun yıllar boyunca kabul gördüğünü gösteren diğer bir antik kaynak ise, M.S. 6. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Byzantion’lu Stephanos’dur. Stephanos Byzantinos yazdığı “Ethnika” isimli coğrafi kitapta Panyasis’in aktarımlarını aynen kopyalamıştır.

Homeros zamanından itibaren bilinen tüm antik kaynaklarda Likya halkının Hellen kökenli olduğu vurgulanmıştır. Bundan dolayı, özellikle batı ve güney Anadolu kıyılarında filizlenen gelişmiş kültürlerin yaratıcılarının, M.Ö. 12. yüzyıl öncesinde Dor istilasından kaçan ve Anadolu’ya sığınan Akha Hellenleri olduğu kabul edilmektedir. Ve hatta Troya savaşı ardından ülkesine dönmeyen bazı Akha ordularının da bu bölgelere yerleştiğine inanılmaktadır. Ancak bu inanışın gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. Çünkü Homeros, İlyada destanında tüm Anadolu halklarının birleşerek Troya önlerinde Akha birliğine karşı savaştığını etraflıca anlatmıştır. Anadolu halklarının dış güçlere karşı oluşturduğu bu birliktelik Troya savaşları öncesinden de bilinmektedir. Örneğin Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında, tüm Anadolu halkları bir araya gelerek Hitit’lerin yanında savaşmıştır. Bu birliktelik, daha sonra II. Hattuşili zamanında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda da kendini gösterir. Dolayısıyla Homeros ve onu izleyen tüm antik kaynak aktarımlarında Anadolu halklarının hellenleştirilme ideolojisi politik bir olgudan öteye gidemez nitelikte gözükmektedir. Çünkü bu ideoloji ilk kez Homeros aktarımlarında vardır ve M.Ö. 8. yüzyıldan önce bu teori ile ilgili hiçbir yazılı belge bulunmamaktadır. Anadolu ve Mısır’dan bilinen yazılı belgeler ise, mevcut inanışın tam tersi bir bilimsel gerçeğe işaret etmekterdir.

Likyalıların daha ege göçleri öncesinde bu topraklardaki varlığı bugün epigrafik ve arkeolojik buluntularla belgelenmiştir. Örneğin bölgenin coğrafi olarak tanımlanmasında kullanılan Lukka/ Lukki ifadeleri hem Hitit hem de Mısır metinlerinden, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Gelidonya Burnu ve Uluburun batıkları ise dönemin arkeolojik kalıntılarını oluşturur. Benzer Bronz Çağ buluntularına son yıllarda kıyı Likya şehirlerinde de rastlanılmaktadır. Dolayısıyla Likyalıların Hellen soylu olduğu ve isimlerini Atina kralı Pandion’un oğlu Lykos’dan aldığı mitos inancı gerçeği yansıtmamaktadır. Doğrusu, Lykia ifadesinin yunancalaştırılmış bir kelime olduğudur. Diğer yandan Likyalılar kendilerini Trmmili, ülkelerini ise Trmmise olarak tanımlamışlardır. Homeros’un Likyalılar için kullandığı Termilai ifadesi Trmmili ile özdeştir. Trmmili ya da Termilai kelimelerinin bugünkü Dirmil/ Altınyayla yerleşimi ile aynı olduğu, Claudius Dönemi’nde dikilen Patara Yol Klavuz Anıtı üzerindeki Trimili ifadesiyle kesinlik kazanmıştır. Bununla da Herodotos’un Trmmili halkının Girit adasından geldiği aktarımının gerçeği yansıtmadığı anlaşılır. Eğer Likya halkı bölgeye başka bir yerden göç ederek gelmiş ise, onların anavatanı Eşen Irmağı’nın doğduğu ve bereketli toprakların bulunduğu bugünkü Dirmil ve yakın çevresi olmalıydı.

Tlos isminin de Hellenler’le hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Tlos kent adı Likçe bir ifade olan “Tlawa” kelimesinden türetilmiştir. Tlawa ismi ise, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaştığımız Lukka toprakları içerisindeki “Dalawa” yerleşimi ile özdeştir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’da bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya’nın (M.Ö. 1250-1220) Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşımaktadır. Sözkonusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler”, ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı Dönemi’ndeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir.

Yazılı belgelerde vurgulanan Tlos’daki Hitit Dönemi yerleşimi bugün antik kentte ele geçen arkeolojik buluntularla da desteklenmektedir. Özellikle Geç Bronz Çağ’a tarihlenen buluntular arasında taş balta ve el aletleri ile farklı formlar gösteren bronz baltalar, hançer ve ok ucları örnek gösterilebilir. Ancak bu bölgede yaşayan ilk insanların geçmişi hem Tlos kazılarında ele geçen arkeolojik kalıntılar hem de Tlos teritoryumunda yeralan Arsa ve Girmeler mağara/ höyük buluntuları ışığında Hititler zamanından çok daha öncesine geri gitmektedir. Özellikle 2009-2010 yıllları araştırmaları esnasında Tlos’da gün ışığına çıkartılan taş baltalar ve çakmaktaşı el aletleri ile Girmeler Mağarası önündeki höyük kalıntısında tespit edilen buluntular arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Girmeler Mağarası önündeki buluntular içerisinde Hacılar ve Kuruçay seramikleriyle yakın benzerlik gösteren çömlek parçaları da yeralmaktadır. Benzer seramikler Arsa Köyü sınırları içerisinde yer alan Tavabaşı Mevkii mağaralarında da tespit edilmiştir. Bahsi geçen tüm arkeolojik buluntular yapılan stilistik ve tipolojik incelemeler doğrultusunda Geç Neolitik Dönem’e kadar tarihlenebilmektedir. Ayrıca Tavabaşı Mevkii mağaralarının dış yüzeylerinde bulunan farklı ikonografideki kaya resimleri de benzer örnekler ışığında yine aynı döneme verilmektedir. Dolayısıyla Batı Likya Bölgesi’nin Eşen Nehri havzasında Neolitik Dönem’den itibaren kullanılan diğer mağara veya höyük yerleşimlerinin bulunması muhtemeldir. Diğer yandan Elmalı Ovası ve Doğu uzantısında bulunan Hacılar, Kuruçay, Bademağacı ve Höyücek gibi Neolitik Dönem yerleşim buluntuları ile yapılan karşılaştırmalarda her iki bölge arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu da anlaşılmıştır. Böylece Orta Anadolu Neolitiği’nin Batı Anadolu kıyılarına kadar olan uzantısı ilk kez arkeolojik verilerle belgelenmiştir.

Tlos ve yakın çevresinde Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ’a kadar kesintisiz devam eden yerleşim izleri tespit edilmesine rağmen, Demirçağ başlangıcından M.Ö. 540 yıllarındaki Pers istilasına kadar geçen süreye ait pek fazla arkeolojik buluntu ele geçmemiştir. Sadece M.Ö. 2. bin yılı sonlarına tarihlenen ve gri seramik olarak da adlandırılan küçük çömlek parçaları ile az sayıda Geometrik Dönem seramikler ancak günümüze ulaşabilmiştir. Sözkonusu döneme ait buluntular uzun yıllardır kazıları devam eden diğer Likya kentlerinden bilinmektedir. Tlos Kazıları oldukça yenidir ve dolayısıyla zaman içerisinde bahsi geçen döneme ait yeni arkeolojik veriler beklenmektedir.

Başlangıçtan itibaren tüm Likya kentleri arasında ethnos-polis düşüncesine dayanan askeri (symmachia-epimachia), politik (sympoliteia) ve dini (amphiktionia) bir birliktelik bulunmaktaydı. Sözkonusu birlikteliğin başlangıcı, M.Ö. 15. yüzyılda oluşturulan Batı Anadolu’daki Assuwa/Arzawa konfederasyonuna tüm Likya kentlerinin “Luggalılar” kimliği altında katılımında hissedilir. Benzer bir birlik oluşumu Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır Firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında “Lukka Ülkesi” adıyla Hitit’lerin yanında yer almalarında da gözlemlenir. Lukka kimliği altında Mısır’a ve Kıbrıs’a saldırmaları da yine bu birlik oluşumunun somut bir göstergesidir. Bunlardan başka, Troya savaşları esnasında Akha Hellenleri’ne karşı kral Sarpedon önderliğinde Lukka ordularının da ön saflarda yer almaları, söz konusu birlik oluşumunun M.Ö. 2. binde ne kadar kuvvetli olduğunun önemli diğer bir ifadesidir. Likya halkının bu organize görünümü sadece M.Ö. 2. binli yıllarla sınırlı kalmamış, Demir Çağ’dan itibaren de pek çok benzer örnek olduğu bilinmektedir. Herodotos’un Likyalılar ile ilgili aktarımlarında benzer bir düşünce özellikle vurgulanmıştır. M.Ö. 452-445 yılları arasındaki Atik-Delos Birliği listelerinde “Likyalı” kavramının kullanılması, Pers veya Yunan egemenliğine karşı Likya şehirlerinin ortak savunma yapma planları yine bu birliktelik düşüncesinin somut göstergeleri olarak kabul edilebilir. M.Ö. 2. yüzyıl ilk yarısındaki Likya Birliği kuruluşu öncesi basılan beylik dönemi sikkelerin üzerinde kullanılan ortak semboller de yine birlikteliğe işaret etmektedir. Likyalıların erken dönemlerde kendi aralarında oluşturdukları birlik yapısı, M.Ö. 168/67 yıllarında kurumsallaştırılıp resmileştirilmiş ve böylece, özünde Likya kentlerinin ve vatandaşlarının demokratik bir anayasa çerçevesinde oylama esaslı, seçimle yönetilmelerine dayanan Likya Birliği kurulmuştur.

Her ne kadar Likya kentleri arasında sürekli ortak bir birliktelik gözlemlense de, M.Ö. 540 yıllarında Harpagos önderliğinde Pers ordularının Likya’yı istila etmesiyle bağımsızlık yitirilir ve Beylikler Dönemi sonuna kadar tüm Likya Bölgesi Pers egemenliği altında kalır. M.Ö. 360 yıllarında Perikle’nin Perslere karşı başlattığı bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanması ardından Likya kısa bir süreliğine Karya Bölgesi’ne bağlanır. M.Ö. 334/33’te Büyük İskender Likya’ya egemen olmuştur. İskender’in ölümünün ardından egemenlik sırasıyla Antigonoslar, Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Rodos arasında sürekli el değiştirmiştir. Likya’nın bu karmaşık dönemi, M.Ö. 168/67 yıllarında Roma Senatosu tarafından Likya’nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği’nin resmileştirilmesiyle son bulur.

Tlos Antik Kenti Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra gibi birliğin üç oy hakkına sahip en büyük altı şehrinden biri kabul edilmiştir. M.S. 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi’ni bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde de Tlos birlik içindeki önemini korumuş ve Metropolis ünvanını taşımaya devam etmiştir. Bu önemden kaynaklanmış olsa gerek ki, Patara’da dikilen Yol Klavuz Anıtı’nda vurgulandığı gibi, Likya yol ağı yedi farklı yönden Tlos’a bağlanmış ve güneyde Xanthos’tan, güneybatıda Pinara’dan, batıda Telmessos’tan, kuzeybatıda Kadyanda’dan, kuzeyde Araxa’dan, kuzeydoğuda Oinoanda’dan ve doğuda Choma’dan gelen ticari yollar Tlos’da kesişmiştir. Bu güzergahların pek çoğunun günümüzde kullanıldığı da bilinmektedir. Hristiyanlık Dönemi’nde Tlos, Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir. Bu dinsel önemin M.S. 12. yüzyıla kadar devam ettiği arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos, Likya sınırları içerisindeki önemini Osmanlı Dönemi’nde de hissettirir. Bölgeye en son 19. yüzyılda gelen ve “Kanlı Ali Ağa” olarak ünlenen Osmanlı Derebeyi, Tlos Akropolünün zirvesine antik dönem kalıntılarını da kullanarak şatosunu inşa etmiştir. Bugünkü modern Yaka Köyü antik Tlos yerleşiminin üzerine kurulmuştur.

Eski Asur hakkında

Asur, M. Ö. 3000 yıllarından M. Ö. 612’ye kadar Dicle’nin batı kıyısındaki Asur şehri merkez olarak kurulan ve gittikçe genişleyen bir devlet. Başkenti Ninova şehri idi. Bu devlet zamanla

Mezopotamya, Elam, Suriye ve Mısır’a hakim oldu.

Asur Devleti istiklalini kazanmadan önce

Sümer,

Akkad, Subar, Kut ve üçüncü

Ur hanedanı hakimiyeti altında kaldı. Sonradan gelen

Sami kavimleri yerli kabilelerle kaynaşarak Asurluları meydana getirdiler.

Asur tarihinde beş devlet kuruldu. Bunlar eski, orta ve yeni Asur çağlarında hükümran olmuşlardır.

Eski Asur çağı

Bu çağ M.Ö. 2100-1800 yılları arasındadır. Kral İllusuma (M.Ö. 2000) Asurluları müstakil bir devlete kavuşturdu. Kendinden sonra da İrisum ve İkunum bağımsızlığı sağlamlaştırarak memleketi imar ettiler. Bunlardan sonra Asurlu Birinci Sargon, devletin sınırlarını doğuya doğru iyice genişletti ve Anadolu ile olan ticareti geliştirdi. Bu çağa ait tarihi bilgiler ancak kazılarda bulunan eserlerden öğrenilmektedir.

Orta Asur çağı

Asur’un siyasi ve kültürel bakımdan hayli değişik olan bir çağıdır. Asur Kralı Asur-Uballit, eski Asur çağının sonlarında Babil ve Mitanni krallıklarının nüfuzu altında kalmış olan devletini bunlardan kurtardı. Hititlerle birlik olup, Mitanni Krallığını ortadan kaldırdı. Kendisinden sonra hükümdar olan Enlil-Narasis (M.Ö. 1340-1326), Adadnararis (M.Ö. 1310-1281), Birinci Salamannasar (M.Ö. 1280-1256), Birinci Tukulti Ninurta (M.Ö. 1255-1218) zamanlarında Asur büyümeye, yükselmeye devam etti. Ancak bir müddet sonra durgunluk devresine girdi. Bu devirde Babil’le devamlı mücadele halinde olan Asur, Babil’e vergi verir duruma geldi. Ancak, Aşşur Reş-işi (M.Ö. 1149-1117) Tıglatpileser-I (M.Ö. 1117-1090) Asurluları tekrar büyük devlet haline getirdiler.

Orta Asur çağı uzun bir süre devam etti. Hukuk, kültür ve dil alanlarında daha çok Babil etkisinde kalmıştır. Bu devrin en büyük özelliği, gelenek halinde yürürlükte olan hukuki esasların, M.Ö. 1100 yıllarında bir hukuk kitabı halinde derlenmesidir.

http://tr.tarikhema.ir/images/2011/04/meso2mil.jpg

Yeni Asur çağı

Bu çağda devleti idare eden hükümdarlar orta Asur çağından beri devam eden hanedanın soyundandırlar. Bunlar kısa aralıklar dışında imparatorluğu geliştirmişlerdir. Bu devir devamlı toprak kazanma ve savaşların olduğu bir devirdir. Bu zamanın ünlü kralı olan Asurbanipal zamanında savaşlar devam ederken kültür alanında büyük gelişmeler görüldü. Bu hükümdarın eski eserleri toplayarak meydana getirdiği kütüphane, bir çok eserin günümüze kadar gelmesini sağladı. Ancak Asur’un bu ihtişamı kısa sürdü. Ülke,

Asurbanipal’in ölümünden sonra Med, Babil ve diğer devletlerin hücumuna uğradı (M.Ö. 612). Son defa toplanan Asur kuvvetleri Harran Ovasında düşmanla olan mücadeleyi kaybederek yenildi ve imparatorluk tarihe karıştı.

Asurluların dilleri eski Sami dilinin bir koludur. Kullandıkları çivi yazısını Samilerden önce Irak’ın güneyinde yerleşen

Sümerlilerden öğrendiler. Irak topraklarında bir yıldan fazla

Samilerle beraber bulunan Sümerlilerin Asur edebiyatı üzerinde büyük tesirleri olmuştur.

Asurlular devamlı münasebette bulundukları devletlerin sanatlarının tesiri altında kalmışlarsa da, kendilerine has milli özellik gösteren bir karakterleri vardır. Sanat, İmparatorluğun yükselmesine bağlı olarak gelişmiştir. Asur’da belli başlı yapı tiplerinin önemlileri, özel evler, saraylar, tapınaklar ve kalelerdir. Özel evler, ortada büyükçe bir holün etrafında yer alan büyük odalar şeklindedir.Saraylar ise evler topluluğuydu. Asurlular puta taptıklarından tapınaklara özellikle önem verirlerdi. Kaleler çok kalın yapılır ve ayrıca takviye edilirdi. İç ve dış kale olmak üzere iki kale bulunur ve bunlara belli aralıklarla kule konurdu.

Bugüne kadar yapılan kazılardan ele geçen eserlere göre Asurlular pekçok sanat kolunda ileri gitmişlerdir. Boyalı çanak ve çömlekler, taş kaplar, çeşit çeşit mühürler, aletler, eşyalar, silahlar, maden sanat eserleri kazılarda bulunanlardan bazılarıdır.

Antik ve Eski Roma hakkında ansiklopedik bilgi

Roma, Tiber Irmağı kıyısında “Yedi Tepe” olarak bilinen bir yörede kurulmuştur. Tepelerin adları sırasıyla şunlardır:

Palatium

Capitolium

Aventinus

Caelius

Esquilinus

Viminalis

Quirinalis

Kent Akdeniz’den 24 km kadar uzaklıktaydı. Tiber’in hızlı akıntısı gemilerin yanaşmasını engelliyordu., bu yüzden yer olarak pek elverişli sayılmazdı. Ayrıca Tiber Irmağı boyunca uzanan bataklıklar sağlıksız bir ortam yaratıyordu. Etrükslü mühendisler bu bataklıkları kurutmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar Kent kurulduktan sonra zaman içinde gelişti. Roma’nın ilk sahiplerinin evleri, çatıları samandan yapılmış olan küçük kulübelerdi. Tanrılar için yaptıkları tapınaklar yakınlardaki yanardağlardan kopan kayalardan yontulmuştu. Kentin çevresinde dışardan gelecek tehlikelere ve saldırılara karşı bir sur vardı.

MÖ I. yüzyılın başlarında, Roma’da Cumhuriyet döneminin son yılları yaşanıyordu. Bu yıllarda Tiber’den yukarı doğru tırmanan kimse ilk olarak iki tepeyle karşılaşırdı: bunlardan soldaki Janiculum, sağdaki ise Aventinus idi. Janiculum’un tepesinde eski bir kale vardı. Tepeler, kuzeyden gelecek saldırıları gözetlemekte yararlı oluyordu. Tepenin eteklerinde zengin Romalılar’ın evleri bulunuyordu.

Tekneyle Aventinus’un kuzeybatısına yanaşılacak olunursa, Roma’nın hayvan pazarı olan Forum Boarium görülebilirdi. Dokların tam üzerinde güzel villaların ve bahçelerin bulunduğu Palatium Tepesi herkesin oturmak için özlemini çektiği bir yerdi. Çünkü alçaklardaki aşırı sıcağa buralarda rastlanmıyordu. Palatium’da ayrıca doğunun bolluk ve bereket tanrıçası Kibele adına bir tapınak yapılmıştı. Aventinus ve Palatium tepeleri arasındaki vadide Circus Maximus adıyla, ahşap bir stadyum vardı. Çeşitli gösterilerin yer aldığı yaklaşık 640 metre uzunluğundaki bu stadyum 150000 kişilikti. İki yanında dükkanlarve sıcaktan bunalanlar için buz gibi içecekler satan satıcılar sıralanırdı.

Vadinin öteki yakasında bulunan Caelius Tepesi evlerle kaplıydı. Buradan Jupiter Tapınağı’na (Eski Yunan’da Zeus) giden bir yol vardı.

Palatium ve Capitolium tepeleri arasındaki düzlükte, mermer sütunlarıyla ve heykelleriyle Roma Forumu görünürdü. Forum her zaman hararetli tartışmaların, kıyasıya pazarlıkların yapıldığı bir yerdi. Forumun biraz ötesinde, sıradan insanların buluşma yeri olan Comitium vardı. Rostrum denen kürsü gibi yerde ise konuşmalar yapılırdı. Forumun arkasında senatonun toplantı yeri olan Curia bulunuyordu.

Foruma giden başlıca yollardan birinin üzerinde iki başlı tanrı Janus’un tapınağı vardı. Savaş sırasında tapınağın kapıları hep açık olurdu.

Capitolium Tepesi çift dorukluydu. Kuzeydekinde bir kale, güneydekinde ise Tiber Irmağı’ndan görülen Jupiter Tapınağı bulunurdu.

Eski Roma’da bulunan çeşitli tanrılara adanmış tapınaklar, sunaklar, heykeller arasında Jupiter ayrıbir öneme sahipti. Jupiter Tapınağı’na savaşlarda kazanılan ganimetler sunulur, tanrının heykeli kente tepeden bakardı.

Irmak kıyısında kurulu olmasına karşın, kent halkı içmek için Tiber suyunu kullanmazdı. İçme suyu kanallarla ve toprak altına döşenmiş suyollarıyla yakındaki pınarlardan kente ulaştırılırdı. Bunlardan ilki MÖ IV. yüzyılda yapılmıştı. MÖ 144’te Capitolium Tepesi’ne su götürecek olan Aqua Marcia yapıldı. Daha öncekiler toprağın altındayken, bu kemer toprağın üstündeydi. Roma’nın kanalizasyon şebekesi de çok iyi planlanmıştı.

İmparatorluk döneminde Roma’nın görünümünde çok büyük değişiklikler oldu. İmparatorlar kendi adlarını taşıyan görkemli binalar yaptırdılar. Roma Forumu daha sonra Augustus, Vespasianus ve Traianus’un yaptırdığı forumların yanında çok küçük kaldı.

Yıkanmaktan çok hoşlanan Romalılar, büyük hamamlar yaptırmışlardı. Bunların zemini mozaik işlemeliydi; kubbeleri ise mermer sütunlarla destekleniyordu. Zafer kazanan generaller için yapılan zafer takları geniş caddeleri süslerdi. Özellikle, 70’te Titus’un Kudüs’ü ele geçirişinin anısına yapılan Titus Takı çok görkemliydi. Bugüne ancak kalıntıları kalan , Palatium Tepesi yakınlarında yapılmış olan çok kemerli, görkemlibi yapı olan “Collesium”da çeşitli gösteriler düzenlenirdi. Zaman içinde binaların çoğalmasıyla kent Capitolium Tepesi’nin batısına, ordunun eğitim alanı olan Campus Martius’a doğru yayıldı.