Mısır Tanrıları

Her yıl binlerce turist Eski Mısır döneminden kalma,zamana karşı koymuş anıtları ziyarete gelir.Büyük taş tapınaklar,bugün yok olmuş bir tapınağın girişini bekleyen dev Memnon heykelleri,zengin biçimde süslenmiş mezarlar Eski Mısırlılar’ın tanrılarına olan bağlılıklarını ve ölümden sonraki yaşama olan inançlarının ispatıdır.Ama kendi hayatlarına dair neredeyse herşey,topraktan yapılma evler ve saraylar yok olmuştur.

Mısırlılar,her tanrının görev ve gücünü açık bir şekilde tanımlamak veya kendilerini bu tanrılara bağlayan bağları hassas biçimde kurmak için uğraşmazlardı.Mısır tanrıları üstün kişiliklerdi.Onlar insanlardan önce yeryüzündeydi ve insanın sahip olamayacağı ölçüde büyük bir güce sahiplerdi.

Eski Mısırlılar,dünya işlerinin düzgün işleyişinin tanrıların keyfine bağlı olduğuna inanırlardı.O halde,onlarla en iyi ilişkileri kurmak gerekirdi.Bu da tanrılarla ilişki kurabilen tek kişi olan ve kendisi de yeryüzündeki tanrı,yaşayan Amon olarak kabul edilen firavunun göreviydi.Firavun her gün tanrıya yemekler sunar,gizli odada duran ve tanrıyı temsil eden heykeli yıkar ve dğiştirirdi. “Oğlu”nun iyi hizmetlerinden memnun olan tanrı ona karşılık olarak “sonsuz hayat,güç ve sağlık” verirdi.Firavun böylece tanrılarca Mısır’ın refahının vaat edilmesini tek başına sağlardı.Bununla birlikte firavunun her gün,imparatorluğun her köşesindeki tapınaklarda bulunması imkansızdı.Onun yokluğunda şehir sakinleri sırayla bu kutsal hizmeti üstlenirdi.

AnubisBaboon BastButoPtah

RaSekmeth

Mısır Tanrıları Soy Ağacı

AMEN(Amon,Amun,Ammon,Amoun)

“Amen” “sakli olan” demektir.Teb’in bas tanrisidir.Esi Ame -net’le birlikte ilk tanrilardan biridir.Kutsal hayvanlari kaz ve koçtur.Orta Krallik döneminde sadece yerel bir tanriydi ama Tebliler Misir’a hakim olunca Amen önemli bir tanri oldu.18.Hanedan’dan itibaren Tanrilarin Krali oldu.Ünlü Amen tapinagi Karnak,dünyanin en büyük dinî yapisidir.Yeni Krallik boyunca Amen’in esi Mut olarak kabul edildi.Bu ikilinin çocugu Ay tanrisi olarak bilinen Khons(Chons)’tur.

AMEN-RA(Amon-Re)

Amen rahipleri tarafindan Yeni Krallik’a geçisi saglamasi için tasarlanmis karma bir tanridir.Bu Amen’in gücünü Ra’ya yansitir (veya tam tersi)

ANUBIS(Anpu,Ano-Oobist)

Anubis,Nephthys ve Seth’in(bazi efsanelere göre Osiris ve Isis’in) ogludur.Çakallarin mezarlar etrafinda dolasmasi nedeniyle çakal basli Anubis ölümle birlikte anilmistir.Ölen Osiris’i mumyaladigi için mumyalama tanrisi olmustur.Görevi tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir.Bu yüzden mumyalamayla görevli kisiler Anubis maskesi takarlar.Ölen kisi diger dünyada yargilanirken ona yardim eder.

ANUKET

Yukari Misir’da,Elephantin yöresinde Khnum ve Sati’nin kizi olarak bilinir.Kutsal hayvani ceylandir.Kus tüyleriyle kapli bir taç giyer ve soguk su tanriçasidir.

APIS

Sadece hayvan olarak çizilen ender tanrilardan biridir.Egemenlik alani Memphis’ti.Verimliligi temsil ederdi.Basinda günes diski ve uraeus yilani bulunan bir boga olarak çizilmistir.

ATEN

18.Hanedan zamaninda IV.Amenhotep tek tanri olan Aten’i yaymaya çalisti.Hatta adini da Akhenaten(Aten’in sevgilisi) olarak degistirdi.Aten her isininin ucunda bir el olan bir Günes olarak çizilirdi ve hayati temsil ederdi.Daha sonra Tutankhamon Misir’da Aten inanisina son verdi.

BAST(Bastet)

Bir Delta sehri olan Bubastis’te ortaya çikan kedi tanriça.Kediler evde beslenmeye baslandiginda önemli bir tanri oldu.Aslan tan- riça Sekhmet’in olumlu yansimasidir.

EDJO

Yukari Misir’da Nekhbet’in esi olarak bilinen,Asagi Misir’in sembolü ve koruyucusu olan Delta’daki yilan tanri.Firavunun tacinin bir parçasidir.

GEB(Seb)

Shu ve Tefnut’un oglu,Nut’un esi olan Dünya Tanrisi.Kutsal hayvani ve sembolü kazdi.Yesil ve siyah derili bir adam olarak çizildi(Bitkilerin ve verimli Nil çamurunu renkleri).

HATHOR(Het-Heru,Het-Hert)

Eski zamanlardan beri tapilan inek tanri.Ismi “uzaktaki ev” veya “Horus’un evi” anlamina gelir.Gökyüzüyle baglantilidir.Edfu’da Horus’un esi olarak bilinir.Teb’de ölüm tanrisidir.Ama genel olarak ask,nese,dans,alkol tanrisi olarak kabul edilir.

HORUS(Hor)

Misir’in en önemli tanrilarindan biri,Osiris ve Isis’in ogludur. Çocuklugu boyunca Harpocrates(Hoor-Par-Kraat) ismini tasidi. Hain amcasi Seth’den babasini intikamini aldi ve tüm firavunlarin koruyucusu haline geldi.Yukari Misir’în patron tanrisidir.Seth’in Asagi Misir’in patron tanrisi olmasi nedeniyle Horus ve Seth’in savasi,Asagi ve Yukari Misir’in savasi haline gelmistir.Behdet’te “Behdet Horus’u” olarak bilinir ve kanatli bir günes diski olarak temsil edilir.

ISIS(Auset)

En önemli tanrica;anneligi,tedaviyi ve büyüyü simgeler. Evrendeki en güçlü büyücüdür.Ra’nin kendisinden Ra’nin gizli adini ögrenmistir.Osiris’in karisi Nephthys’in ikiz kardesidir. Horus’un annesi,Horus’un oglu Amset’in koruyucusudur. Isis Horus’u çocuklugu boyunca Seth’ten korumustur.Egemenlik bölgesi Abidos’tur.

KHNUM

Antinoe ve Elephantin’de koç basli bir adam olarak bilinir. Esi çesitli hikayelere göre Sati,Heqet veya Neith’dir.

KHONS(Chons)

Muhtesem Teb üçlüsünün üçüncü üyesidir(ebeveynleri Amen ve Mut’la birlikte.)Ay tanrisi olarak bilinir.Karnak’ta ona adanmis bir tapinak vardir.

MAAT

Adalet tanriçasi.Ismi “Adalet”,”Evrensel Düzen” anlamina gelir. Kafasinda bir devekusu tüyü tasir.Bu tüy diger dünyada, Osiris’in mahkemesinde,ölünün kalbi karsisinda bir terazide tartilir.Bu tartilmaya göre ölünün ruhu cezalandirilir veya ödüllendirilir.

MONTH(Mentu,Men Thu)

Amen yayginlasmadan önce Teb’deki ana tanri.Sahin basli bir insan olarak betimlenmistir.Savas tanrisidir.

MUT(Auramooth)

Amen’in karisi,Khons’un annesi.Ismi anne demektir.

NEFERTUM

Ptah ve Sekhmet’in genç ogludur.Taç giymis veya bir nilüferin üzerine oturmus bir genç olarak çizilir.

NEITH(Net,Neit,Thoum-aesh-neith)

Çok eski bir savas tanriçasidir.Deltada zekilik tanriçasi olarak bilinir.Yunan mitolojisindeki Athena’yla eslesir.Duamutef’in koruyucusudur.Timsah tanri Sobek’in annesidir.

NEKHBET

Yukari Misir patron tanriçasidir.Ikonografide bir akbaba olarak betimlenir.Kral ve kraliçenin tacinin bir parçasi,Edjo’nun esidir.

NEPHTHYS(Nebt-het)

Geb ve Nut’un en küçük çocugu,Seth’in karisi,Anubis’in anne- sidir.Seth Osiris’i öldürdügünde onu terketmis,Osiris’in canlanmasi için Isis’e yardim etmistir.Hapi’nin koruyucusudur.

NUT(Nuit)

Geb’in esi,Shu ve Tefnut’un kizidir.Gökyüzü tanricasidir.Yesil derili ve vücudu yildizlarla kapli bir kadin olarak resmedilmistir.

OSIRIS(Ausar)

Ölülerin koruyucusu ve yargilayicisidir.Abidos’da hüküm sürdü.Nut ve Geb’in ilk çocugudur.Ra dünyayi terk ettiginde dünyayi yönetmeye basladi ama Set onu öldürdügünde Isis onu tekrar canlandirdi.Böylece Osiris yeralti dünyasinin hükümdari oldu.Oglu Horus onun intikamini Seth’le savasarak ve onu yenerek aldi.Basindaki sapka Yukari ve Asagi Misir’in birligini simgeler.

PTAH

Memphis’te Dünya’yi yarattigina inanilir.Bazi efsanelere göre Thoth’un emirleri altinda çalistigina ve cenneti ve dünyayi yarattigina inanilir.

RA

Günes tanrisi ve “Yaratici” olarak bilinir.Sahin basy nedeniyle bazen Horus’la eslestirilir.Hakimiyet merkezi bugünkü Kahire olan Annu’ydu.5. Hanedan’dan dan itibaren firavunlara “Sa-Ra” (Ra’nin oglu)ünvani verildi.Shu ve Tefnut’un babasidir.

RA-HORAKHTY(Ra-Hoor-Khuit)

Karma tanri.Ismi”Ufuklarin Horus’u olan Ra” demektir.

SATI

Elephantin’de hüküm süren tanriça,Khnum’un esi ve Anuket’in annesidir.

SEKER

Isik tanrisi,ruhlarin yardimcisidir.Memphis’te Ptah’la eslestirilir. Sahin basli mumyalanmis bir adam olarak çizilir.

SEKHMET

Aslan tanriça.Memphis’te Ptah’in esi olarak bilinir.Ra’nin yarattigi Sekhmet,dogruluk tanriçasi olarak da bilinir.

SELKHET(Serket,Serqet)

Kafasinda zehirli bir akrep bulunan güzel bir kadin olarak çizilmis-tir.Kadinlara dogumda yardimci olur,akrep tarafindan sokulan insanlarin hayatini kurtarir.Isis’i Seth’ten korumak için Seth’e yedi akrep göndermistir.Qebhsenuef ‘in koruyucusudur.Tutankhamon’ un mezarindaki heykeli çok ünlüdür.

SET(Seth)

Eskiden Asagi Misir’in patron tanrisi olan Seth firtina ve çöl tanrisi olarak bilinirdi.Kardesi Osiris’i öldürerek Osiris’in oglu Horus’un,Isis’in ve Nephthys’in düsmanligini kazandi.Horus’la yaptigi savaslar,ayni zamanda Asagi ve Yukari Misir’in savasi oldu.Bu savasin sonunda Horus’a yenilerek çölde ta?amaya mahkum oldu.Misir’i çöllerden gelen yabancilardan koruduguna inanilir.

SHU

Rüzgarin ve atmosferin tanrisi.Ra’nin oglu ve Tefnut’un kocasi.

SOBEK

Arsinoe(Crocodilopolis)’de yasayan timsah tanri.Sobek 4 elementi de temsil ederdi(Ra’nin atesi,Shu’nun havasi,Geb’in topragi,Osiris’in suyu).Ölüler Kitabi’nda Sobek’in Horus’un dogumuna yardim ettigi,dolayisiyla Seth’in yenilmesine yardimci oldugu yazar.

TEFNUT

Bulutlarin tanriçasi,Ra’nin kizi ve Shu’nun esidir.Kutsal hayvani olan aslan basli bir kadin olarak çizilir.

THOTH

Ay’in,zamanin ve yazinin tanrisi.Esi Maat’tir.Thoth’un sekiz çocugundan en önemlisi Amen’dir.Hieroglifleri icat ettigine inanilir.

THOUERIS

Hippopotam tanriça.Verimlilik sembolü.Çocuklarin dogumuna yardim eder.Esi Bes’tir.

HERU-RA-HA

Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-Par-Kraat’tan olusan karma tanri.Ismi “Horus ve Ra’ya sükür” demektir.

Kitaplarım – Zarathuştra

AHURA MAZDA, DİNSEL İNANÇLAR VE TANRISAL VARLIKLAR

Doğu Aryan Mitolojisi’nin (Med kolu’nun) ve onun bir reformasyonundan ibaret olan Zarathuştra’nın geliştirdiği dini sistem oldukça derin ve derin olduğu kadar da karmaşıktır. Bunu şimdiye kadar ancak kısmen gördünüz. Şimdi bu karmaşık derinliği daha gerçek boyutları ile eşeceğiz. Bu derinlik kendi çağdaşlarından ziyade, büyük bir merakla olaya eğilen bizim çağdaşlarımız olan araştırmacıları şaşırtmıştır. Grek düşünürlerinin etkilendiği ve ’logos’larını geliştirdiği bu diyalektik, Grekli Philo’nun Mısır’da şekillendirdiği mezhebin tüm temel unsurlarını borçlu olduğu bu felsefe, İsrailoğulları’nın “post-exillic” dini öğretisi’nin geniş ölçüde ödünç alındığı, Hristiyanlığın ve Müslümanlığın en temel öğelerinin hayret verici bir şekilde çakıştığı devasa bir sistemdir. Böylesi bir dini, felsefi ve düşünsel metodoloji sistemi insanları şaşırtmayıp da ne yapacaktı?.

Çağdaş araştırmacılardan Moulton, hayranlıkta çok ileri gittiğini düşünmüş olacak ki, “sakın sizi daha eski bir dine davet ettiğimi sanmayın” demeye getiren cümleler sarfetme gereğini duymuştu. Mills; “benzerlikleri saklayarak, kendi öz dinlerini yüceltmeye çalışmanın gülünç” olduğunu kaydederken, bir yandan da bazı “sofu” Hristiyan, Yahudi ve Müslüman yazarlara göndermede bulunuyordu. Fakat yine de İsveçli Nyberg gibi bir iki yazar, Zarathustracılığı şamanizm ile mukayese edecek kadar saptırıyorken, bunlara bin sayfalık ve iki ciltte topladığı “cevabi” eserinde Alman Herzfeld, bu kez onu Med sarayına mensup bir yarı politik şahsiyet haline getirerek abartılı bir karşı duruş sergiliyordu. Ama doğrusu şudur ki; bu büyük peygamberin öğretisini inceleyen her -bilim adamı, çok derin bir felsefi ve dini akım ile karşı karşıya olduğunu itiraf etme lüzumunu his etmekteydi. Kimi bunun o ilkel şartlarda meydana geldiğine inanmadığını açıkça beyan ederken, kimileri de kaybolan sayfalardaki harika olabilecek belirlemelerden mahrum kaldıklarına hayıflanıyorlardı.

Zarathuştra, uzun öğrenim yıllarının ardından kafasında pek çok cevaplandırılmamış soru kalaraktan Sabalan’da inzivaya çekildiğinde yaşadığı kulübesini bir rasathane görevini yerine getirecek bir şekilde inşa ettiğinde sırrın şu karanlık boşlukta olduğunu sezmişti. Neden bazı yerleri küçük parlak noktalarla aydınlanırken diğer tarafları kapkaranlıktı bu muazzam kubbenin? İnsanın varlık sebebi neydi? Nedir bunca didinme? Nedir bu canlıların biribirlerini yiyip bitirmeleri? Ya toplumdaki bunca adaletsizlik? Kim tayin etmişti başımıza şu zalim tiranları? Şu şaklaban Karapanlara ne demeli? Neye hizmet ediliyor? Bunca ahlak düşüklüğüne neden karşı durulmuyor? Eşitsizliğin temelinde zalime teslimiyet yatmıyor mu? Ya şu hayvanlara edilen zulüm? Zafer kazanılır, onlar kurban. Şenlik olur yine onlar kurban. Neden?

Soruların tümü cevapsızdı. Bunlara cevap arıyordu. Bulduğuna emin olmadan inmeyecekti Sabalan’dan. Bu arayış yedi yıl sürdü. Nihayet aradığıını bulduğuna emin oldu, işin diyalektiğini yakaladı. Artık insanların arasına inebilirdi.

Evet, her şeyin temelinde iyi ile kötünün uzlaşma kabul etmez çelişkisi vardı. İyi ve kötü evrende, toplumda ve insanın vicdanında mücadele halindeydi. İnsanın yaradılışının sırrında Kötü’ye karşı savaş vardı. İşte her şey bu esaslı temel üzerinde yükselecekti. O halde değişimi getirecek olan birikimi yaratacaktı. Değişim ancak birikimle olabilirdi. Elinde hiç bir güç yoktu.

Bu karmaşık sistemi size daha iyi anlatabilmek için, kavramları teker teker ele almaktansa, biribirleriyle ilişkili olanları bir bütün halinde sunmayı daha uygun bulduk. Bu inceleme metodunun, olayı daha basit bir şekilde anlamamıza yardım ettiğini siz de göreceksiniz.

* * *

Zarathuştracılar, dinlerine isim olarak “Bahdin” sözcüğünü seçmişlerdi. Bileşik bir kelime olan bahdin, bah ve din köklerinden oluşuyor. ?Bah- veya ?Beh-, Avesta’da geçen Vohu ile eştir ve “güzel, iyi” anlamına gelir. Din ise yine Avesta’daki Deana ile eştir. Deana vicdan, içsel ben veya direkt olarak din anlamına gelir. Bir bütün halinde ele alındığında Bahdin “iyi din”, “güzel din” anlamına geliyor. Biz bundan sonraki bölümlerde “Zarathuştra dini” veya sonraları “Zerdüştilik” gibi -peygamberin de red ettiği muhakkak olan- bir isimlendirmeden kaçınmak için, bu dinin sözkonusu olduğu yerlerde “Bahdin” kelimesini kullanacak, Bahdin’e mensup insanlara “Bahdiniler” diyeceğiz. Bu arada İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in Bahdiniler’i; “Mecusi” olarak andığını da hatırlatalım. Mecusi kelimesi, Grekler’in Magus veya Magi dedikleri, Medyalı Magu din adamlarından kökünü alır. Yarımada Arapçası’nda “g” harfi yerine “c” harfi kullanıldığından Magus bu dilde Macus’a dönmüştür. “Macus’ların dinine mensup” diyebilmek için ise “Macusi” veya “Mecusi” kelimesini üreterek, Bahdiniler’i niteleyecek anlamda kullanmaya başladılar, ki kelime bu şekliyle Kur’an’a da geçmiş bulunuyor.

Batılı bilim adamları, Zend-Avesta’yı sistemli bir şekilde incelemeye başladıklarında, bu kitabın orijinal bölümleri olan Gathalar ile daha sonra eklenen diğer bölümleri arasında bazan çok büyük farklar olduğunu görmüşlerdi. Bu bakımdan Bahdin’i incelerken, hem kolaylık sağlamak hem de söylediklerini okuyuculara doğru bir şekilde iletmek için iki dini eser arasında bir ayırım yapma gereğini duydular. Daha açıkçası, Zarathuştra’nın dini sisteminden mi, yoksa daha sonraları Med Mitolojisi ile bulandırılmış felsefi yapıdan mı behsettiklerini belirtmek için kolay bir yol aradılar. Bunun için orijinal Avesta’nın Zarathuştra’sı ile Grekler’in bir isimlendirmesi olan Zoroaster’i anahtar kelimeler olarak seçtiler. Yani orijinal felsefeden bahsederken, Peygamber’in “Zarathuştra” şeklinde ifade edilen adını, sonraki “bulaştırılmış” felsefe veya din söz konusu olduğunda ise “Zoroaster”i kullandılar. Bu pratik ayırıma biz de katılacağız. Bundan sonraki bölümlerde her hangi bir yerde kullanacağımız ”Zarathuştra” kelimesi ile orijinal felsefeyi, ”Zoroaster” kelimesi ile Med Mitolojisi ile bulandırılmış Geç Avesta’daki öğretiyi kastettiğimizi biliniz.

ahura mazda

Zarathuştra’da Tanrı Tektir, iyidir ve “Ahura Mazda”dır. O, Kötü’nün düşmanıdır ve hiç bir kötülükten sorumlu değildir. İnsanları imtihan etmez. İnsanların varlık sebebi, Kötü’ye karşı mücadeledir. Ahura kelimesi, eski Aryan dilinden kalmadır. Aryanlar’ın Hint kolunda “Asura”laşan bu kelime ile “tanrı” ifade edilmek istenmiştir. Fakat bu kelime, Aryanlar’ın İran Kolu’nda anlam değiştirerek; “Efendi”, “Sahip” gibi kavramları karşılamak için kullanır hale geldi. İngiliz araştırmacılar Ahura’yı “Lord” olarak tercüme ederler. Mazda kelimesinin; “Bilgelik”, “akıl”, “hikmet” gibi bir anlam ifade ettiğini bildiren ilk araştırmacı, Hindistanlı Neryosangh’dır. Bu araştırmacı ayrıca Mazda’daki “?Maz-“ın, “büyük, “ulu” gibi bir anlam içerdiğine de dikkat çeker. Bilindiği gibi Maz kökü Günümüz Kürtçesi’nde Mezin=büyük alamına gelecek şekilde olduğu gibi muhafaza edilmiştir. Böylece isim; “Mutlak Bilge”, “Tek Bilge”, “Efendi Bilge”, “Tek Efendi”, ”Ulu Efendi” gibi çeşitli şekillerde tercüme edilebiliyor..

Medya’da, M.Ö. 715 Yılı’nda, Mazdaka’nın özel isim olarak kullanılması, Prof. Eduard Meyer ve Geldner’in dikkatını çekmiş ve bu iki araştırmacı sonuçta Zarathuştra Dini’nin o sıralarda bile ülkede hakim hale geldiğine kanaat getirmişlerdir. Öte yandan Prof. Hommel, Assur-bani-pal dönemine ait (M. Ö. 650 cıvarı) bir Asur Yazıtı’nda ”Assara Mazãş adını keşfeder. Bu keşifle; Ahura Mazda’ya Aryaniler’in bir Tanrı olarak Zarathuştra’dan önce de taptıkları ortaya çıktı. Evet bu yazıtlar, Mazdaka adının ortaya çıkmasından sonraki bir döneme aittiler, fakat yine de Zarathuştra’nın dininin şekillendiği dönemden yeteri kadar eskidirler.

Biz ismin tarihçesi ile ilgili bu kısıtlı bilgilerimizi verdikten sonra Tanrı’nın adının yorumundaki karmaşaya dönelim. Ahura Mazda’nın ismini yorumlarken karşılaşılan anlam karmaşasının sebeplerinden en önemlisi, bence Bahdiniler’in dini sisteminde tanrı kavramının karmaşıklığı ve derinliğidir. Bu karmaşıklığı algılayamayan veya Tanrı anlayışları değişik olan Pers Yazıtları’nın sahipleri; Kral Darius veya Xerxes, Ahura Mazda’yı; “Mathişta Baganam”, yani “en büyük tanrı” olarak nitelerler. Tabii “en büyük tanrı”nın olabilmesi için birden fazla tanrı gerekir, ki bu Zarathuştracılığın ruhuna aykırıdır. Çünkü 44.Yasna, Ahura Mazda’nın her şeyin yaratıcısı olduğunu açıkça belirtir. Aynı Yasna’da herşeyin ona tabi olduğu da belirtilir. Fakat Ahura Mazda’nın kendi kendini sınırladığı ve Kötü tarafından sınırlandığı kadarıyla. Üstelik çok karmaşık bir sistem içerisinde..

Bu dinde “iki temel ruhsal güç” ve onların sistemleri söz konusu olur. Bu iki güç İyi ve Kötü’dür. Bu güçler evrende, toplumda ve insanın ruhunda uzlaşmaz bir kavgaya tutuşmuşlardır. Kavga hiç bir şekilde şike değildir. Klasik Sami-Hami Dinleri’ndeki İblis figürü Kötü’ye benzetilirse de aralarında hiç bir bağ yoktur. Çünkü birincisi; İblis’i tanrı yaratmıştır. Oysa Zarathuşra Dini’ndeki Kötü kendiliğinden vardır. Ortadoğu Dinleri’nde İblis’in ömrü kıyamete kadardır. Oysa Zarathuştra Dini’nde son kıran kırana bir kavga ile belirlenir. Sami-Hami Dinleri’nde İblis belirli bir varlık, eski bir melektir. Oysa Zarathuştra Dini’nde Kötü bir kuvvettir. İki güç, İyi ve Kötü zıtlar olarak yan yana ve kavga halinde bulunurlar. Yani zıtlar birlik halinde ve kavga halinde. Hem de her alanda.. Evrende Kozmos ile Kaos’un, toplumda zalimler ile emekçilerin, insanın ruhunda iç hesaplaşmanın kavgasıdır bu. Tam da Hegel diyalektiği. Kötü kim sorusuna cevabı gathalarda kolaylıkla yakalarız. Şöyle diyor Yasna 32.10:12. Öğretilerinin (karekteri icabı), onlar insanları en iyi eylemlerden saptırdıklarından dolayı, Mazda onlar için Kötü (olan) hükmünü verdi (onları kötü olarak niteledi), (bu hükmü) şu işkence etme alışkanlıklarıyla sığırın hayatını mahvedenler ve şu zengin karapanlar, tiranlar ve yalanın egemenliğini Gerçek’e tercih edenler (için verdi).

Görüldüğü gibi yasna; doğrudan doğruya tiranları, yalanın egemenliğine razı olan veya çanak tutan işbirlikçiler ve işkenceci zalim zenginleri hedef almıştır. Burada çok dikkat edilirse dinin felsefesi de yakalanır; ilkel bir sosyalizm. Bu belirleme sadece bana ait değil. Pek çok Batılı Araştırmacı da aynı kanıda.

Çelişkiye, daha açık bir şekilde söylersek temel çelişkiye ise 30.Yasna’nın 3.bölümü açıklık getirir: “Evet, bunlar iki temel ruh(sal güç)türler, ki kendilerini ikiz (zıt ikizler gibi) açığa vururlar. Düşüncede (manahi), dilde veya sözde (vacahi) ve eylemde (akem) İyi ve Kötü.. Akıllı olan, bu iki güç arasında bir defada doğruyu seçer, ahmak ise onu değil”.

Bu bölüm, araştırmacılar tarafından en fazla tartışılan ve yorumlanırken en fazla yanlışların yapılmasına yol açan bölümdür. Tüm bu karışıklıklara yol açan şey, iki kelimeye getirilen yorum farkıdır. Bunlardan birincisi metinde geçen ”xvafena”, ikincisi ise yeema (iki ”e”yi uzun bir ”e” şeklinde okuyunuz). Xvafena; Kürtçe’deki ”xewn” kelimesine benzer ve Bartholomae tarafından xewn kelimesinin ifade ettiği anlamla, ”somnõ=uyku” şeklinde yorumlandı. Bir diğer yazarlar grubu bunu ”dream” olarak yorumlama eğilimi gösterirler. Bu kelimenin dream veya sleep şeklinde yorumlanmasına -bir dereceye kadar- Yaşt; 13, 104 sebep olmuştur kanısındayım, ki kelime burada “…Kötü rüyalara direnmek için” şeklinde ve yukarıdaki yorumuyla kullanılmıştır. Oysa ”uyku” anlamına gelen kelime Avesta’da xvafena değil, Kürtçe’ye daha uygun gelen; ”xvafna”dır. Moulton, xvafena’yı ”gizli görüntü”, ”hayal alemi” şeklinde anlamayı yeğlemiştir. Dinin genel karekteri gözönüne alındığında bu da mantıklı bir açıklamadır. İnsler bu kelimenin ”?xvafni-” kökünden geldiğini ve ”rekabet” anlamına geldiğini kaydeder, ki bence en uygun yorum budur. Ben bu anlayışa bağlı kalacağım.

”Yeema” kelimesi de genel olarak dinin yorumlanmasında karışıklıklara yol açtığından önemlidir. Bazı yazarlar bu kelimenin anlamı olan ”ikiz” sözcüğünden hareket ederek, Ahura Mazda ile Angra Mainyu’nun ikiz olduğunu kaydederler. Zurvanistler, bu iki güce bir de baba bulurlar; Zaman tanrısı, Zurvan. Dinkard’da geçen şekliyle (yani xvafna ile birlikte) olaya yorum getiren West; ”Ohrmazd (Ahura Mazda) ve Ahraman’ın (Angra Mainyu) aynı rahimi paylaşan ikizler” olduklarını bildirir. Bu yorumu pek çok kolaycı yazar hemen kapıvermiştir. Oysa bu yorum gathalar’da ifadesini bulan dinin ruhuna aykırıdır. Buradaki ikizlik, zıtların iki kutbu anlamında bir ikizliktir. Biribirleri ile ters davranışa sahip olma -veya xvafena ile de birleştirirsek-, rekabet halinde bulunan iki kutup anlamında bir ikizliktir bu. Takibeden cümleyi, yani ”düşüncede, sözde ve eylemde iyi ve kötü” ibaresini de alırsak, ortada kardeşlikle ilgili hiç bir iz olmadığını görürüz. Aynı Yasna’nın 5.bölümü olaya biraz daha açıklık getirir:

“Bu iki (temel) güçten (ruhtan) Yalan (dregvô) olanı, Kötü şeyler yapmayı (acişto verezyo-zazakiye dikkat) seçmiştir. Fakat son derecede hayırlı olan güç, ki en sert taşlardandır elbisesi (yani taş gibi dayanıklı ve değişmez dürüstlükteki ruh), Gerçek’i (Aşa’yı) seçmiştir. Böylece bu doğru (seçimi yapanlar), sürekli doğru (adaletli) eylemleri ile Ahura Mazda’nın güvenini (kazanacaklardır)”.

Bu bölümden anlaşıldığı kadarıyla İyi ve Kötü, Ahura Mazda, yani tek ve yaratıcı olan tanrı ile direkt olarak özdeştirilemez. Ahura Mazda’nın kendi tabiatı, İyi ile aynı kökten gelir. İyi, Ahura Mazda’nın da kaynağını aldığı İlahi Sonsuz Işık’tan oluşur, bu ışığın kendisidir. Onu (İyi’yi) yaratan Ahura Mazda’dır. Yaratılan İyi ve kendiliğinden varolan Kötü birer güçtürler ve onlarla ilişkimiz bir seçim meselesidir. İyi’yi seçenler Ahura Mazda’nın gösterdiği yola girmişlerdir. İyi ve Kötü arasında cereyan eden bu muazzam evrensel mücadelede, tüm Bahdin öncesi dinlerin önderleri, ifritler ve iblislere karşı yatıştırıcı metodlar kullanırlardı. Bu metodların zamanımıza – şekil değiştirerek de olsa- sarkan en ağırlıklı olanı törenlerle kurban kesmektir. Magular’ın Bahdini olmayan kesiminin, “Cehennem ve Karanlık”a; Homa sunusu sırasında kurt kanı da kullanarak yakardıklarını Grek düşünürü Plutarch’tan öğreniyoruz. Bu tip törenler güneş görmeyen bir yerde yapılırdı. Pers Kralı Xerxes’in eşi Amestris’in ise Ahriman’ı yatıştırmak için üst sınıftan 14 çocuğu diri diri toprağa gömdüğünü Herodotus bildirmektedir. Bu konuda pekçok örnek verilebilir. İşte böylesine bir ortamda Zarathuştra, dünyada ilk kez şöyle haykıran bir peygamber oluyordu: Kötü’ye diren!.. Ondan korkacağına, ona adaklar adayacağına, onu yatıştıracağına Ona diren!. Kötüden kurtuluşun tek yolu, kötü olan herşeye, herkese ve her telkine direnmektir.

Kötü her yerdedir.. Senin beynindeki düşüncende, senin dilinde ve senin eyleminde Kötü’yü ara ve ona diren.. İçine dön, içini dinle, kalp ateşinin (atrium) yanı başında seni baştan çıkarmaya çalışan Kötü’nün fısıltılarını duyacaksın. Ateşli Doğru ile korkutucu Kötü’nün mücadelesini kendi nefsinde yakalayacaksın!. Sen bu sırra erdiğinde, tanrı sensin!. Çünkü kendin de Tanrı’nın özünü teşkil eden İlahi ışıktan oluşmuşsun. Bu sırra er! Bu sırra ermekle Kötü’yü layığı olduğu cehennemine sürmek üzere tecrit etmiş olursun. Yeter ki senin “daênâ”n, yani içsel kişiliğin, vicdanın, ruhunun derinliklerinde gizli olan o ilahi varlığın parlasın, yeterki içindeki “ben” kötüye dirensin! En el Haq!

Zarathuştracılık’ta Ahura Mazda tek yaratıcıdır. Fakat Nyberg, “ilkel dinlerin bilinen bir özelliği” olarak Ahura Mazda’nın direkt yaratıcı olmadığını, yaratma işini Tanrısal Altılar’a bıraktığını kaydeder. Nyberg, eğer bu böyle olsa da onun göstermek istediği gibi ”ilkel”lik olmadığını anlayamamıştı. Buna örnek olarak 29.Yasna’yı, 31.Yasna’nın 9.bölümünü, 46.Yasna’nın 9.bölümünü, 30.Yasna’nın 3-6. bölümlerini vs. misal verir. Yine aynı araştırmacının kaydettiğine göre: Ahura Mazda; hayatı, Angra Mainyu; hayat olmayanı “yarattığında” büyük evrensel mücadele başlamıştı. Bu antitezler hem fizik ve hem de ruhsal planda vardır. Hayat; duygulardan, iletişimden, arzulardan, inançlardan, sözden ve eylemlerden oluşan bir iyiler zinciridir. Bunun tam karşıtı “Kötü” olan ölümdür, hayat olmayandır.. Bunları; yani hayat ve hayat olmayanı yaratan iki ikiz ve zıt Mainyu vardır, yani; İyi (Spenta) Mainyu ve Kötü (Angra) Mainyu.. Bundan hareket eden Nyberg, Zoroasterciliğin ikilemine geliyor, “bu ikizlere bir baba gerekir”. Peki kimdir bu ikizlerin babası, veya var mı böyle bir baba?. Pehlevi yapıtlarına müracaat eden bu yazar; İrani felsefeler karışımı içinde iki baba buluyor; Doğu İran’da ikizlerin babası Ahura Mazda’dır, Batı İran’da ise Zurvan..

Zurvan=zaman, eski Aryan kültünde çok önemli bir tanrıdır. Pehlevi yazıtlarında zayıflamasına rağmen, Zurvanizm denilen dinde Zurvan; İyi “Ohrmazd=Ahura Mazda” ve Kötü “Ahriman=Angra Mainyu”nun babasıdır. Bu İyi ve Kötü’nün mücadelesi, kendisine 12.000 yıl ömür biçilen dünyanın veya evrenin sonuna kadar sürecektir. Doğu’daki Zoroasterizm’de ise “baba” Ahura Mazda, faal İyi Mainyu vasıtasıyla “herşeyi yarattı”. Tabii ki hurafelerle doldurulmuş ve bozulmuş bir “yeni” öğreti olan Zoroasterizm söz konusu olunca Nyberg haklıdır.. Ama Zarathuştra, yani Bahdin’in asıl peygamberi ve onun öğretisi söz konusu olunca işler değişir. Bu konuya yeniden döneceğiz..

altılar

Yukarıda Altılar’dan bahsetmiştik, ki biz bunları nitelemek için daha önceki bölümlerde geçici olarak, “başmelek” sıfatını kullanmıştık. Pehlevi dilinde bu tanrısal varlıklara “Amşaspand”lar deniyordu. Gathalar’ın yazıldığı dilde ise bunlar “Spento Ameşo” idiler. Fakat Bartholomae; ayrı ahlaki ve sosyal fonksiyonları olan bu tanrısal varlıkları tek bir vücut halinde toplamanın yanlışlığına işaret eder. “Altılar”ı tek bir vücutta toplamak, onların özel, farklı önem ve farklı karekterlerini silerek aynı seviyeye getirmeye yol açmıştır. Bu Zoroasterizm’in işidir.

Tanrısal Altılar, Zarathuştra’da manevi dünyanın ayırdedici varlıklarıdırlar. Gathalar’i incelersek, bu tanrısal varlıkların Ahura Mazda tarafından yaratıldıklarını görürüz. Bunlar kendiliklerinden var değildirler. Gathalar’dan anlaşıldığı kadarıyla Altılar Ahura Mazda’dan bağımsız değildirler. Altılar; Mazda “tanrı sistemi”nde, “üst tanrı”ya bağımlı varlıklar da değildirler. Böylesine bir niteleme, tabii ki Zarathuştra’nın dinsel felsefesine ve Bahdini’nin ruhuna aykırıdır. Zarathuştra’nın dinsel felsefi sisteminde bir üst tanrı kavramı yoktur. Bahdiniler, tanrının tekliğine inanırlar. Altılar’ı Gathalar’dan çok iyi takip edersek, bunların Ahura Mazda’nın sıfatlarını yüklenmiş, kendi öz varlığının esaslı parçaları veya tanrının sıfatlarının ifadesini bulduğu çeşitli veçheleri olduklarını görürüz. Bu tanrısal varlıklar, belli belirsiz bir şekilde Ahura Mazda’nın öz varlığından bağımsızdırlar. Bu bağımsızlıktan amaç Altılar’ın varlık sebebi olan Gerçek’i ortaya çıkarmaktır. Bu haliyle Altılar, İslamiyet’teki ve İsrail kaynaklı dinlerdeki meleklerle -kısmen- mukayese edilebilirler, ki bu dinler ’melek bilim’i Zoroasterizm’den ödünç almışlardı. Tanrı’nın bu veçheleri; biri ”makro Evren”e yani bildiğimiz gerçek evrene, biri toplumsal işleyişe diğeri Mikro Evren” olarak insana ait olmak üzere üçlüdürler. Yani Aşa dendiğinde önce hangi Aşa’dan bahsedildiğini anlamak gerekiyor. Bir cümlede Aşa geçiyorsa; bunun kişiye özel Aşa mı, toplumsal Aşa mı, yoksa Evrensel Aşa mı olduğu, ifade edilmek istenen anlam bakımından büyük öneme sahiptir. Kişisel Aşa, her şahsa özeldir ve içseldir. İnsanın kendi gerçekliğidir. Toplumsal aşa, toplumun doğrunun emrettiği bir şekilde yani adalete uygun işleyişini temsil eder. Evrensel Aşa, evrenin düzenli işleyişi ile ilişkilidir ve evrenseldir. Bu ayırım çok önemlidir.

Ahura Mazda, kendi üstün varlığının özünden oluşturduğu bu ilahi varlıklarla kendisini de sınırlamıştır. İlahi düzenin işlerliği, evrenin Kötü Güçler’in cehennemleştirme eyleminden korunması, bu aracı ”ruhlar” vasıtasıyla sağlanır ve Bahdiniler’in tanrısı bu işleyişi kendi karekterinden dolayı bozmaz. Görüldüğü gibi “kanatları ile” şuraya-buraya “uçuşan” meleklerle bu kudretli ahuralar arasında çok etkileyici bir fonksiyon ve insiyatif farkı vardır.

aşa

Altılar arasında en önemli olanlardan biri Aşa’dır. Hintliler’in bu ismi karşılayan “rta”sı var. Kürtçe’nin Zazakisi’nde bu iki kelimenin; yani Aşa ve Rta’nın karışımı olan ve aynı anlama gelen ”Raşta=Gerçek”, Kurmanci’de ’rasti’ kelimesi hala yaşıyor. Aşa, kelimenin öz anlamıyla; “hak düzeni” demektir. Bu ilahi varlık vasıtasıyla Ahura Mazda; evrenin düzenli işleyişini, dünyanın düzeninin aksaksız işlemesini, insanların sosyal ve dinsel hayatlarının düzene sokulmasını, insanların içsel temizliğini, tabiatın uygun devinimini, doğadaki tüm yaratıkların hayatlarının bir düzen içinde sürmesini amaçlamıştır. Aşa, Grek düşunce sistemine ”Logos” hatta daha açık bir şekilde “Kozmos” olarak girmiştir. Aşa aynı zamanda gerçek demektir. Bu ilahi kavram veya varlık, Altılar’ın diğer elemanlarıyla da ilişki içindedir. Gathalar’da yer alan bu ilişki, fonksiyonun etkin bir şekilde yerine getirilmesi için önemlidir. 31.Yasna’nın 6.bölümünde Aşa, Haurvatat ve Ameretat ile ilişkilendirilir. Aşa ayrıca, mecaz anlamda da olsa, Yasna 47.2’de Ahura Mazda’nın çocuğu olarak anılır. Daha doğrusu Ahura Mazda Aşa’nın (yani gerçeğin) babası olarak nitelenir, ki burada açıkça Eski Medce’de gerçek=Aşa demekti. Mazda gerçeğin babasıdır. Bu; Y.44.3’te bir başka amaçla tekrarlanır. Ama Ahura Mazda’nın Aşa’yı yarattığı ve bunu kendisinin bir sıfatı vasıtasıyla yaptığı da Y.31.7-8’de açıkça kaydediliyor. Y.28.8 ve Y.29.7’de Ahura Mazda’nın Aşa ile aynı ilahi arzulara sahip olduğu yer alır, ki bu tabiidir. Yasnalar’da (Gathalar’ın yer aldığı Yasnalar’da) Aşa’nın Vohu Manah ile ilişkilerini konu alan ibareleri de bol miktarda bulabiliriz. Ayrıca Ahura Mazda, insanların açık ve gizli günahlarını Aşa vasıtasıyla görür. Çünkü Aşa bir yönüyle de şahsa göre içseldir.

Bahdin’i kabul eden insanlara “Aşavan” deniyordu. Bu; doğruyu, doğruluğu kabul eden adam demekti. Zarathuştracılık’tan pekçok yönden etkilenen Philo’nun öğretisinde Aşa’nın karşılığı olan kavram “Theios Logos”tu. Philo’da “doğru”yu temsil eden bu ruhsal veya göksel kavramın, tanrı ile birlikte veya onunla aynı safta oturduğunu öğreniyoruz. Bilindiği gibi Gathalar’da adı “doğru”, “doğruluk” olarak geçen Aşa’nın Ahura Mazda’ya eşlik ettiği söylenir. Burada anlatılan; “Aşa vasıtasıyla …”, “Aşa ve Vohu Manah ile …” gibi ibarelerdeki eşlik ediştir. Philo’nun “doğru”su, kötü veya yalan olandan nefret eder. Bahdiniler’in Aşa’sı da Kötü’den ve Yalana Sapmışlık’tan nefret eder ve ruhsal dünyada onun muhalifi “drug”; yani “Yalan”dır. Drugcular’a “drugvant” veya “drugvat”, yani Kürtçe’den çevirirsek “Yalan söyler”, “Yalan söyledi” deniyordu. Biz buna ”Yalana Sapmışlık” diyebiliriz. O, yani drug, insanlığın düşmanıdır.

vohu manah

”Altılar”ın ikinci elemanı ve ilk yaratılanı ”Vohu Manah”dır. Bu ilahi varlık, ”İyi Düşünce”, ”İyi Akıl” veya ”İyi Amaç”ı temsil eder. Ahura Mazda’nın bu çehresi, Aşavanlar’ın ruhları ile eşgüdümlüdür. Vohu Manah, insan oğlunun içsel uğraşısını temsil eden bir yöne sahiptir. Bu içsel uğraşın iki yönünden biri; ruhun hareketliliğini, savaşımını ve hayatın akışını içeren etkililiği, diğeri ise bilinçin faaliyetlerini, algılamayı, düşünceyi ve anımsamayı içeren entellektüel yönüdür. Bunlar özdür ve bir araya geldiklerinde diğer canlılardan ayırdedici özellikleriyle “insan” denilen kavramı oluştururlar.

İnsanlar, ruhlarının bir parçası olan bu entellektüel yön ve ruhsal hareketlilik sayesinde veya bu entellektüel yeteneklerini kullanarak, Vohu Manah’ları ile ilişki kurarlar. Kişiye özel Vohu Manah bir aracı olarak, onları tanrı Ahura Mazda ile ilişkiye sokar. Bunun anlamı açıktır: Vohu Manah; insan ile tanrı arasında bağlantının sağlandığı ilahi bir kavramdır ve bir yönüyle insanın içsel güçlerinden en önemlisidir. Ahura Mazda, Evrensel Vohu Manah vasıtasıyla insanların dünyasına -uyarıcılar göndermek suretiyle- gerekli müdahalede bulunur. Burada Toplumsal Vohu Manah öne çıkar. Topluma İyi Düşünce hakim olmazsa elbette kaos doğacak, Kozmos; Aşa uzaklaşacaktır.

İnsanların dünyevi hayatları sona erdiğinde, Aşavanlar’ın ruhları ebedi mutluluğu Vohu Manah’ta bulurlar. İçsel Vohu Manah bu sürecin sonunda Evrensel Vohu Manah ile birleşir. Bundan dolayı Evrensel Vohu Manah, Bahdiniler’in son amaçları veya ulaşmak istedikleri son hedeftir. İnsanlar öldüklerinde ruhları Vohu Manah tarafından veya vasıtasıyla “çözümlenir”. Tüm imanlıların ruhlarının ebedi mutluluğu bulduğu kavram olarak Vohu Manah, bu yönüyle Mutlak Daena’ya tekabül eder. Mutlak Daena, yaradılış olayının başlangıç günlerinde, Mutlak Akıl diyebileceğimiz kavramdır. Zarathuştra’nın Vohu Manah’ı ile İslamiyet’in Azrail’i veya Cebrail’i arasında gerek kavram ve gerekse etkinlik bakımından, biraz benzese de bir yakınlık yoktur. Azrail, sadece ne zaman ölecekleri, daha önceden yazılmış olan kaderleri vasıtasıyla bilinen insanların canlarını bedenlerinden ayırmaya Allah tarafından memur edilmiş bir melektir. Aryan Mitolojisi’nde Arzail kavramına eş olan bir Kötü Güç vardır. Bunun adı; Aştõ Vidhãtu’dur ve Azrail gibi bir melek değildir. Oysa Vohu Manah’ın işi müminlerledir. Cebrail ise sadece Peygamber ile Allah arasında habercilik yapan İslami bir kavramdır. Bahdiniler’in Vohu Manah’ı, -aracı ruh olarak- böylesine basit değildir. O, insanın kendi içinde varolan ve tanrının İyi dediği şeyleri bize hissettiren bir kavramdır. Bahdiniler’e göre dünyasal ve ahiretsel mutluluk Vohu Manah’tan gelir veya Vohu Manah’tır. Ölüm anındaki “çözümleme”nin Azrail’in fonksiyonları ile alakası yoktur. Vohu Manah’ın insan-tanrı ilişkisi konusunda oynadığı köprü rol, İslamiyet’te karşılığı olmayan bir kurumsal roldur. Bu rol, yukarıda da belirttiğimiz gibi; Cebrail’in rolü ile mukayese edilebilir. Fakat İslamiyet’in bu meleği de insiyatifsizlikle malul olduğu için, yine yukarıda belirttiğimiz gibi adı sadece Allah ile Hazreti Muhammed arasındaki Vahiy taşıyıcılığında geçer. Oysa Vohu Manah hem Ahura Mazda ile Aşo Zarathuştra arasında vahiy taşıyıcılığı yapar, hem de tanrı ile insan arasında bir köprü görevi yüklenir. Üstelik her insanın kendi Vohu Manah’ı da vardır. Öte yandan Vohu Manah insan ile tanrı arasında köprü görevi yaparken tüm insiyatif kendisindedir. Üstelik onların dünyevi ve ahiretsel mutluluklarını da üstlenmiş olarak..

Darmesteter’in Theios Logos’u Vohu Manah ile ilişkilendirmesi, Aşa-Vohu Manah ilişkisinin karşılığı olmalıdır, Theios Logos’un karakter olarak Vohu Manah ile benzer olmasından değil. Philo’nun öğretisinde Vohu Manah’ı asıl anıştıran Poietiké Dinamis’tir. Çünkü Poietikhé “şekillendirici kudret”i temsil ediyor, tabii ki ruhsal anlamda. Yani insanların ruhunu, yöneleceği kaynak için şekillendiriyor. Bu yönüyle Mills’in de kaydettiği gibi, yaratıcı “hayırsever”dir o. Aşa’ya karşı olduğu gibi, Vohu Manah’ın pozitif eylemlerine karşı da bir kötü vardır; ”Aka Manah”. Aka, “Kötü Düşünce” anlamına geliyor. Gathalar’da “İyi Düşünce” olarak geçen Vohu Manah’ın, insanlara doğru yolu gösteren eylemliliğini, onların zihnini çelmeye çalışan bu “kem güç” marke eder. Bahdiniler, insanların hem Vohu Manah’ın hayırlı telkinlerini, hem de Aka’nın baştan çıkarıcı çabalarını içlerine döndüklerinde bir nevi dinleyebileceklerini söylerler. Yani, bir an için “şu muhtaca bir iyilik edeyim” diye düşünürseniz bu tamamıyla Vohu Manah’ın telkinidir. Eğer aynı anda “boş ver, sana mı kalmış elin çulsuzuna yardım etmek” diye vazgeçirici birşeyler his etmişseniz -ki Bahdini inancına göre bunu his etmemek imkansızdır- bilin ki Aka sizi baştan çıkarmaya çalışıyor.

xşathra

Ahura Mazda’nın üçüncü veçhesi olarak Khşatra’yı görüyoruz. Khşathra, bazı düşünürlerin kaydettiğine göre Ahura Mazda’nın esaslı sıfatlarından biri olan ilahi egemenliği temsil eder. Zarathuştra, bilindiği gibi Mazda’ya tek tanrı olarak tapardı ve onun dinini öğreti olarak kabul etmiş ve ettirmeye çalışmıştı. Peygamber insanlara tanrının emirlerine veya tavsiyelerinin doğruluğunu öğretiyordu. Aşavanlar, ömürlerini “iyi düşünce”, “iyi söz” ve “iyi eylem” için harcarlar. Bu dinin insanlardan talep ettiği en temel kurallardır. Bunlar topluma Egemen olmalıydı. İşte dinin bu Egemenlik’i, aynı zamanda Mazda’nın egemenliğidir. Bu anlamdaki bir egemenlik, Mazda’nın Angra Mainyu karşısında, büyük hesaplaşmada kazanacağı zafer için önemlidir. Mazdacılar, kötünün hakim olduğu bir dünyada nihai zafer vaad etmezler. Bu düşünce Hristiyanlık’ta ve Müslümanlık’ta da -açık bir şekilde belirtilmezse de- sonraki eserlerde; “İsa’nın yeniden inmesi” ve “Mehdi zuhur edecek, kafirler yok olacak” ibareleri ile kendini belli ediyor. Zoroasterciler, Zarathuştra’nın tohumlarının bir gölde saklı olduğunu, Peygamber’in ölümünden bin yıl sonra o gölde temizlenecek olan bir bakirenin rahmine girip “Soaşyant” olarak doğacağını, bu yeni peygamberin Aşavanları hakim kılarak Drujvantlar’a karşı nihai zafere zemin hazırlayacağını keydederler. Bütün bunlar İlahi Egemenlik içindir. Gathalar da gelecek olan Soaşyant’tan bahsedilir. Hristiyanlık’ta da bakireler Hz. İsa için beklemiyor mu? İslamiyet’te şimdiye kadar Mehdi olduğunu iddia eden az insan çıkmadı..

Zarathuştra’da Yasna 44. 11’de, ”…O insan ki, (Gerçek ve İyi Düşünce’ye uygun davranmaya söz vermiştir ve) böylesi gerçekliği olan bir yoldadır, Daevalar’a ve böyle bir kişiye (Zarathuştra’ya) karşı çıkmaya devam eden ölümlülere -ki bunlar bu kişiye inananların dışındaki insanlardır- karşı koymuştu, böyle biri, kendisinin erdemli kavrayışından dolayı (Seninkiler’e) bir müttefik, bir kardeş veya bir babadır ey Mazda, (O); evin efendisi, dünyayı kurtaracak olan Soaşyant’ır.” demek suretiyle gelecekteki bir kurtarıcıdan bahseder. Hristiyanlar insanlığın kurtarıcısının Mesih olacağını ve Müslümanlar’ın bir kesimi ise bu gelecek olan kurtarıcının Mehdi olacağını iddia ederler. Bunların tümü Zarathuştracı geleneğin kopyası olan birer inançtır.

Egemenlik’in bu evrensel şeklinin yanında bir de imanlıların kendi öz xşathra’ları da vardır. Bu, dinin kurallarının insanın kendi öz benliğine Egemen olması anlamına geliyor. Gathalar’da mikro kozmos düzeyindeki bu Egemenlik sık sık söz konusu edilir. Xşathra’nın bir diğer sıfatı madenlerin koruyucu ruhu olmasıdır.

Xşathra’nın Philo’daki karşılığı Basiliké veya Basilikhé’dir. De Cherub 1.144’te Basilikhé adaleti elinde bulundurduğu gibi, kanun koyuculaşmıştır. Basilikhé’nin bir diğer veçhesi, tıpkı Khşathra gibi, “madenlerin temsilcisi veya koruyucusu” olarak kabul edilmesidir. Tanrı’nın bu veçhesinin Kötüler arasındaki karşıtı; ”Duş Xşathra”dır. Bu ibare; Kötü Yönetici anlamına gelir ki araştırmacılar kısaca onlara ”Tiran” diyorlar.

armaiti

Altılar’ın bir dördüncü elemanı Armaiti ve Aramaiti’dir. Kelime anlamı itibariyle “dine sadakat”, “dindarlık” veya “sevgi” demek olan Aramaiti, eski Aryan dilinde “yer ana”dır. Aramaiti özü dinin gösterdiği yol olan doğru düşünceyi temsil ediyor. Egemenlik ile birlikte düşünüldüğünde; Dindarlık’ın insanın kendi özündeki ve toplum içindeki hakimiyetini işaret ediyor. Ahura Mazda bu veçhesi ile, yaratılanın yaratanın gösterdiği yola inancının temin edilmesini hedefliyor. İnsanı bir nevi Mikro Kosmos olarak algılayan Bahdiniler, kazanılan bu saygılılığın, ruhun kötüye olan direncini arttırdığına inanırlar.

Zarathuştra tüm eski Aryan Tanrıları’nı redettiği halde “Yer Ana”yı değiştirerek de olsa aldı ve Ahura Mazda’ya onun bir veçhesi olarak bağladı. Yer Ana olarak Aramaiti, köylülüğün ilgi alanına giren konularda “iyi öğeler”in temsilcisi oldu. Onun karşıtı olan Pairimati; “en büyük küstahlığı” temsil eder. İran’ın asiller sınıfını oluşturan hvêtu’nun işlediği “günah” olarak Yaştlar’da adı geçen Pairimati, daha sonra gelen pekçok düşünürün de işlediği bir motif olmuştur. Sıddıqi’ye dayandırılan bir hadisinde İslamın Peygamberi Hz. Muhammed; “… Pers (Fars) asilleri kibirlerinden dolayı sorgusuz-sualsiz cehenneme gidecekler” der. Taromaiti veya Pairimati, gururlu Pers asillerinin günahı olarak Aramaiti’nin cephe aldığı başlıca kavram konumundayken, öte yandan da “açişto mantuş”, yani “en kötü hami” denilen ve gâuş vâstra denilen köylüleri ezen asillerin bir diğer sıfatı gündeme geliyor. Bu yoksul köylüler, yani gâuş vâstralar, vaso.yati veya vaso.şiti idiler, yani serbest hareket etme hakkına sahip değillerdi. Zarathuştra, Yasnalar’da onları; “hiç kimse o düşük rütbelilerin (köylülerin) ne kadar yüce olduklarını bilemez” der. Topraklara zorunlu olarak bağlı olan bu köleler, serfler, Zarathuştra’nın en büyük değer verdiği üreticilerdir. Tüm Yasnalar’da öküz veya sığır benzetmelerine bu emekçi insanların emeklerinin bir sembolu, bazan da bu insanların kendilerini ifade etmek üzere başvurulur. Zarathuştra Yasna 32.15’te imanlılara zulmeden karapanlar’ın, kavilerin mahfını ve cennetten kovuluşunu anlatır.

Burada Xşathra’nın Armaiti’yi de ilgilendiren en önemli sıfatlarından birine varılıyor: Evrensel Xşathra “göksel imparatorluk” veya “göksel egemenlik” anlamına gelmez. Bu tanrısal kavram; İyi olan dünya görüşünün benimsenmesi (Dindarlık vasıtasıyla), o dünya görüşünün hem mikro kozmos olarak insanın kendi ruhunda, hem de evrensel düzeyde Egemen olmasıdır. Böylece Kötü tecrit olacak, kendisine son darbenin indirilmesi imkân dahiline girecektir. Bundan sonra dünya yeni ve adil olan bir düzene kavuşacaktır. Tabii ki bu bir seçim meselesidir. Yasna 51.6’da; ”Biri ki, iyiden daha iyi olanı benimsemiştir ve Kendisi(nin-A.M.’nın) arzu ettiği şey için başarının gelmesine neden olacaktır, (onu) kendi Egemenlik’inde Mazda (Bilge) olan Ahura (benimsiyecektir). Fakat O’na (A. M’ya) hizmet etmeyecek olan şu adam için, hayatın nihai dönüm noktasında en kötünün kötüsü olacak (bu tür bir ceza onu bekleyecek).” denmek suretiyle bu seçimin ahiretteki ceza ve mükafatı da zikredilir.

Zarathuştra hazır yiyiciliğin ve çalışanların emekleriyle elde ettiklerini çalarak fiyaka satan zamanın hakim sınıflarının en büyük düşmanı olduğunu şu sözleriyle ortaya koyuyor (32. yasna, 11): ”Bu Yalan’a sapmış olanlar, gerçek mirasçıları (olan insanlardan) çaldıkları mallarla debdebe içinde yaşayan beyefendiler ve hanımefendiler olarak ortalıkta boy verirler, (işte bunlar) aynı zamanda müminleri mütekâmil İyi Düşünce’den saptırmaya çalışanlardır.”

Doğru dünya görüşünü seçenler, taraftar kazanmakta da başarılı olurlar, ki bunlar hazır yiyiciler değil, emekçilerdir. Yasna 31.10’da bu konu şöyle işleniyor: ”…O (sığır), bu iki (seçenekten, yeryüzünde) İyi Düşünce’nin (de) üreticisi (ve böylelikle) sığır-yetiştiricisi olan çiftçiyi kendisine doğru sözlü sahip olarak seçti.” Bu bölümde geçen sığır kelimesi, aslında doğruyu seçmiş olanlardır, yani Bahdin’in taraftarlarıdır. Taraftarlar ise; metinde ”sığır yetiştiricisi olan çiftçiler” olarak geçen emekçilerdir. Bu emekçiler, Eski Aryan toplumunda ve giderek Med toplumunda jyâtuş (Kürtçe’ye dikkat) denilen “geçim” araçlarına sahip olamadan toprağa hapsolmuş durumdaydılar. Oysa Zarathuştra’nın “mısraları”nın önemli bir kısmı bir tarım reformunun yapılması, hem de devrim niteliğinde bir reform yapılması için sisteme yükleniyorlardı. Fakat Peygamber’in reform talebi; toprak sahiplerinin, ruhaniler sınıfının ve asillerin şiddetli muhalefetini çekmiş, Zarathuştra’nın baba ocağından sürgün edilmesi ile sonuçlanmıştı. Sonunda kısmi bir zafer kazanıldı ve toprak köleleri gönüllü tebaaya dönüştü ve bu sistem bölgede son asra kadar değişmeden kaldı.. Böylece yerel yöneticilere gönüllü bağlılık, zorunlu toprak köleliğinin yerini aldı.

Yasna 30.5’teki: ”Yaeça xşnaoşan ahuram haithyaiş şya othanaiş fraorat mazdam” cümlesi tercümesinde, bu gönüllülük esasına göre bağlılık şöyle anlatılır; ”(Ve böylece bunlar; Gerçek’i seçenler), süreklilik kazandırdıkları adaletli eylemleri ile Ahura Mazda’yı memnun edeceklerdir.” “Adaletli eylemleriyle” tanrıyı “gönüllü”lük esasına göre memnun etmek ve süreklilik kazandırdıkları adaletli eylemleriyle memnun etmek, yeni bir düzen getirmiştir. 32. Yasna,15; ”Bu gibi şeylerden dolayı (nefreti şeylerden dolayı), karapanlar sınıfı, kavalar ve şu kendileri tarafından tuzağa düşürülenler tarihe karıştı. Bunlar İyi Düşünce’nin ikametgâh’ından alınıp götürüleceklerdir (orada, hayatları üzerinde diledikleri gibi hükm edenleri etkileyemeyeceklerdir)” demek suretiyle zulmeden sınıfların Peygamber’in sağlığında tarihe karıştığını gösteriyor. Serf-Senyör ilişkisi Zarathuştra’nın dinini yaydığı dönem boyunca çözülmüş gibi görünüyor. Çözülmüş olan “serf-senyör” ilişkisinin yerini alan gönüllü “tebaa-kral” ilişkisini temsil eder oldu. Bundan da anlaşılıyor ki; Zarathuştra, İslamiyet’in “mezalim” dediği olguya, yani hakların yağmalanmasına karşı hayatı boyunca bir nefer gibi savaştı.

Aramaiti, Ermenice’ye dini bir öğe; “santa armati” olarak, Medce’den geldiği şekliyle “sandarmet”, yani “yeryüzü dünyası” olarak geçti. Aramaiti’nin Philo’daki karşılığı “dînamis ileos”tur. Fakat bu benzerlik çok siliktir. Angra Mainyu Güçleri arasında Armaiti’nin karşılığı ”Pairimaiti”dir, ki bu küstahlık anlamına gelir.

haurvatat ve amrtatât

Altılar’ın beşinci elemanı olan Haurvatat; “sağlamlık, sağlık veya fiziksel bütünlük” anlamına gelir. Nyberg, Harvatat’a anlam olarak, kestirmeden giderek “Sağlık”ı uygun görüyor. Herzfeld; yukarıdaki anlamlara, “bolluk veya bereket” gibi bir diğer açıklama da katıyor. Amrtatât veya Amêrêtât çiftin diğer elemanıdır ve “Ölümsüzlük”ü ifade eder. Bazı yazarlar, bu öğenin ayrıca; “ambrosia”nın, yani Olimpos tanrılarının çok lezzetli yemeklerinin tadının kişileştiği bir tanrısal veçheyi hatırlattığını da ifade ederler. İslamlar bu ikiliye Harûd u Marûd diyorlar.

Harvatât ve Amêrêtât’ın başka işlevleri de vardır. Bu işlevlerden en önemlisi hayat ile ilgili olanıdır. Harvatât bu dünyadaki hayat ve zaman, Amêrêtât ise sonraki ebedi hayat ile ilintilidir. Harvatât, “dünyadaki kutsanmış hayat”ı, Amêrêtât “ebedi hayat”ı ifade eder. İslamlar buna; “al-Hayat fi al-dunyâ wa al-âkhira” derler.

Bu ikili, ayrıca besin değeri olan -su dahil- sıvılar ile bitkilerin insanlar için taşıdığı önemi de temsil ederler. Apâca-urvarêca: su ve bitkiler, sulu tarımı hatırlatan bir “projection mitique” dir (Benveniste). Zarathuştra’nın takdim ettiği dinde hiçbir figür tesadüfi değildir. Tüm ilahi güçler ya ahlaksal, ya iktisadi veya da sosyal düzenle ilgili işlevlere sahiptirler. Bu güçler işbirliği halindedirler. Bunlar; Gathalar’da, Ahura Mazda’nın kısmi figürleri veya veçheleri olarak bir birlik içinde bulunuyorlarmış gibi takdim edilirler. Tanrı’nın bu altı veçhesi veya yüzü ile birliğine “sar” deniyor.

Harvatat’ın Kötü Güçler tarafındaki rakibi “Avaêtat”=hüzündür. Harvatat’ın; sağlığın verdiği evrensel mutluluk veya fiziksel bütünlükle ilgili fiillerini bozmaya çalışan Avaêtat, insanları moral ve fizik olarak soldurmaya çalışır. Amêrêtât’ın “ebedi hayat”ına ise “Merethyu”=ölüm muhalefet eder. Ebedi hayat ile ölümün mücadelesi, nihai büyük hesaplaşmada, tüm şer güçlerinin yok edilmesine kadar sürecektir.

Harvatât’ın Philo’daki karşılığı “nomothetixî”dir. Philo’da nomothetixi; “sağlıklı mutluluğu” ve “hastalıktan azadeliği” temsil eder. Amêrêtât’ın karşılığı ise, “ideal dünya” anlamına gelen “xosmos noitos”tur. Çünkü ideal bir dünya ya da evren; hastalıktan, acılardan, çirkinliklerden, adaletsizliklerden arınmış olan ve asıl kendisi ölümsüz olan bir dünyadır.

ahura mazda, kötü güçler ve diğer dinlere etkileri

Zarathuştra’nın geliştirdiği tanrı kavramı, Bahdin’den sonraki dinleri tebliğ eden peygamberlerin getirdiği tanrı kavramından çok daha fazla karmaşıktır. O, tanrıyı her yönüyle kavramaya çalışmış ve kavradığı şekliyle ifade etmiştir. “Ne ezel, ne de ebed” hakkında hiçbir boşluk bırakmadan, tanrısına; “hikmetinden sual olunmaz” gibi bir sıfat yakıştırmadan, on yıllık inzivada her sorusuna cevap aramış ve tüm cevapları bulduğuna kani olduğunda mağarasını terk etmiştir. İşte böylesine bir Zarathuştra, Yahudi olmayan bir peygamber olarak, O; her şeyi çözümlediklerini sanan İsrailoğulları’nın dinsel öğretilerini alt-üst edebilmiştir. Bundan dolayı araştırmacılar, Zarathuştracılık ile temasa geçtikten sonra oluşan Yahudiliğe, “sürgün sonrası” Yahudilik diyorlar.

Bilindiği gibi Babil’li Nebuqadnezzar (M.Ö.604-562) savaşçı karekterli bir kraldı. Ayrıca zulmü ile de ünlü olan bu kral, İsrailoğulları’nın yurdunu işgal ettiğinde Kudüs’ü yakıp yıktığı gibi, Yahudiler’i de (önderleri düzeyinde) yerlerinden söküp Babil’e birlikte getirdi. İşte Bibel’de de yer alan tarihteki meşhur ilk büyük “sürgün, exodus” budur. Bu sürgüne kutsal kitapları Tevrat ile gelen Yahudiler, geri döndüklerinde Zarathuştracı Magular’dan ödünç aldıkları güçlü teolojik kavramları da birlikte götürmüşlerdi. Bu büyük buluşmadan sonra, Prof. Bousset’in (1906) de dediği gibi “güçlü ve etkileyici” bir inanç sistemi ile karşılaşan Yahudi din adamları, pek çok konuda öğretilerini elden geçireceklerdi.. Bu değişiklik eski Tevrat ve yeni Tevrat’ın karşılaştırılmasında açıkça görülür. Daha sonra gelen Hristiyanlık ve Müslümanlık ise Bahdin’in pek çok çözümlemesini benimsemiştir. fakat yine de bu çözümlemeleri büyük bir başarıyla aldıkları söylenemez. Alınan şeyler, sisteme tam uydurulmadığı için epey iğreti bir vaziyette durmaktadır.

* * *

Bahdini inancına göre tanrı “en yüksek”tir, dolayısıyla “tek”tir. Ahura Mazda (Ys.31.14), ödüllendirici ve seçici yargıçtır. Herşeyi bilir (Ys.31.13). Kural koyucudur (Ys.31.11). Öğreticidir (Ys.31.5). Fakirler için (ahirette) bir “kırallık” kurmak ister (Ys.28.4 ve Ys.34.3). Ahura Mazda (Ys.31.7); arkadaştır, koruyucudur, sağlamlaştırıcıdır, değişmezdir. O, bizim yargıcımızdır (43.4).

Fakat Ahura Mazda’da tarifini bulan Avestik tanrı anlayışında mantıklı izah anlayışı hakimdir. Bu tanrı anlayışında ’Tanrı’nın hikmetinden sual olunmaz’ ibaresine asla yer yoktur. Üstünlüğü bu anlayış dolayısıyla sınırlanmıştır. O, Avesta’nın temelini atan anlayış gereği; ne suçu yaratmanın, ne de yaratılmasına müsaade etmişliğin sorumluluğunu taşımaz. Bahdiniler’in evreni; uçsuz bucaksız iki bölümden ve bu bölümleri mekan edinen iki iki güçten; kıyasıya mücadele eden iki bağımsız güçten oluşur. Bunlar başlangıçtan beri var olan iki temel güçtür; İyi ve Kötü. Bağımsız olan insan bu iki temel güç arasında özgür iradesi sayesinde serbest seçimini yapacaktır. Ahura Mazda, insanlar bu seçimi yaparken yanlışlığa düşmesinler diye onları gerçeğin kalb ateşi ile donatmıştır. Ara sıra uyarıcı peygamberler gönderir. Rakibi Angra Mainyu da boş durmaz, O da kendi varlık kompleksinden saptırıcı unsurları insanın karar sistemini harekete geçiren ruhsal merkezlerine yerleştirir. Bu arada zalim tiranları da harekete geçirir, insanları saptırmaya çalışır. Ben bu durumu izah için derslerimde, seminerlerimde ve konferanslarda hep ’cüzdan’ misalini veririm. Bu misalde kişi yolda yürürken bir cüzdan bulur. Bulduğu andan itibaren içinde iki ateşin mücadelesi başlar. Birinci ateş, İyi’nin yerleştirdiği kalb ateşidir. Bu ateş kişiye; ’ sen bu cüzdanın gerçek sahibini aramalısın. Onu bulmalı, cüzdanı teslim etmelisin. Cüzdanın çok büyük bir ihtiyacı yerine getirdiğini düşün! Ya bu cüzdan ölümcül bir hastalığın tedavisi veya yetimlerin rızkı için gerekliyse?’ vs şeklinde iyi düşünüp iyi yapması için baskı yaparken, Kötülük ateşi bunun yanıbaşında aksi yönde müdahalede bulunur: ’ Al cüzdanı götür. Bir daha böyle bir fırsat elde edemezsin. Götür, gönlünce harca. Sana ne elalemin hastalığı açlığı?’ Nihayetinde kişi bağımsız olarak kararını verecek, ya günah işleyip cüzdanı cebe indirecek, ya da sahibini arayıp sevaba girecektir. Karar onundur..

İşte Zarathuştra’nın tanrı anlayışında temel ayırdedici özellik buradadır. Zarathuştra’nın tanrı anlayışında Ahura Mazda’nın taraftar olduğu İyi (Spenta) Mainyu; doğruluğu, güvenirliği, hayırlılığı ve sahip olduğu kutsal enerji ile ayırdedicidir. “İyi düşünce”, “iyi söz”, “iyi eylem” ona yaklaşmanın anahtarlarıdır. Onu, evrenin diğer kompartımanında, Ahura Mazda’dan bağımsız olarak var olan Kötü (Angra) Mainyu sınırlar. İşte bu sınırlama, Tanrı’yı; suçları paylaşma veya suçların varlığının sorumluluğunu paylaşma gibi bir duruma düşmekten alakoyar..

Yaratıcı bir güce sahip olmayan Angra Mainyu, kudret bakımından Ahura Mazda’dan açıkça aşağıdır. Fakat; -Spenta ve Angra Mainyu anlamında- iki temel güç yine de biribirini belli şartlar oluşmadan yok edemezler (daha doğrusu bu şartlar oluşmadan İyi, Kötü’yü yok edemez) ve bu iki temel güç kelimenin tam anlamıyla biribirinden bağımsızdır. Bunlar çatışan, ama birlikte varolan iki zıt kutuptur. Yaratıcı, yani Ahura Mazda, Kötü Güç’ün kötülüklerini geçici olarak, uyarıcıları vasıtasıyla boşa çıkarabilir, ama iş yok etmeye gelince bu, en aşağısından belli bir süre için, yani Kötü Güç insanlar tarafından düşüncelerinde, sözlerinde ve eylemleri ile tam anlamıyla tecrit edilinceye kadar mümkün değildir. Dahası zafer için yeterli birikim esastır. Aksi takdirde Kötü, şimdiye kadar çoktan yok edilmiş olurdu.

Zarathuştracılar’la temasa geçmeden önce Yahudiler’in iblis anlayışı çok bulanıktı. Fakat temastan sonra Yahudilik ve Yahudiliği takibeden Hristiyanlık ile İslamiyet’in kutsal kitapları, “İblis ve Cinler”le doldu taştı. Daniel; 7.10’da Yehovâ (tanrı)nın 100.000.000 melek yarattığını kaydeder. Fakat Tekvin; 6.1-5’den öğrendiğimize göre bu meleklerin bir kısmı insan kılığına girip göğü terketmişler. Sebep; güzel beşeri kızlarla gönül eğlendirme isteğine kapılmaları idi. Yahuda; 6-7, bunu “zina etmiş ve başka beden ardına düşmüş” Sodom ve Gomorra’daki halkın hareketine benzetiyor. İslamiyet’te de benzer durumlar göze çarpar. Yolundan sapmış olan bu meleklere “cin” deniyor. Bunlar aslında iblisi güçler haline gelmişlerdir (En’am,128, A’raf, 38 vs)..

İsrail, Hristiyan ve İslam inancına göre İblis, yani Avestik Kötü Güç, aslında tanrının bir meleği idi. Tanrı, Adem ile Havva’yı yarattığında, bu melekte de tapılma arzusu belirdi veya bu melek çamurdan yaratılan Adem adlı yaratığı küçümsedi, kıskandı. İslam inancına göre Adem’e secde etmeyi red etti. Onu ve Hava’yı suça teşvik etti ve tanrının isyancısı oldu. Sonunda Havva’yı, bir yılanın kılığına girerek veya yılanı kullanarak ayarttı, ona günah işletti. Havva’da Adem’i ayarttı ve yasak meyvayı yedirdi.. İslamiyet’te Allah’ın bir meleği olan İblis’in diğer melekler gibi nurdan, yani tanrısal ışıktan yaratıldığına inanılır. Allah ilk insan olan Adem’i; kendisinin yerdeki halifesi olsun diye bir kan pıhtısından veya topraktan yarattı ve İblis dahil meleklerine; “Adem’e secde edin (Bakara:34)” diye emir verdi. İblis birden bire kibire kapılmış ve çamurdan yaratılmış olan insana secde etmeyi red etmişti. O anda Allah’ın lanetine uğrayan İblis, bir asi olarak, kıyamete kadar insanları Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktı. Allah İblis’iönce cennetten kovdu (A’raf:13). Sonra İblis’in isteği üzerine (A’raf:14) Ona kıyamete kadar süre verdi. Böylece İblis, insanları yollarından saptırmak için (A’raf:16) istediği süreyi bulmuştu.

Burada Zarathuştracılık’ın Kötü Güç anlayışı ile Ortadoğu kaynaklı diğer dinlerin İblis anlayışı arasındaki farka geliyoruz. Bahdiniler’in Angra Mainyu’su kendiliğinden var iken; Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlar’ın İblis’i Yehova veya Allah tarafından yaratılmıştır. Burada Mills’in haklı olarak yönelttiği bir eleştiriye geliyoruz: Bu dinlerin tanrısı, yani; geçmişte olmuş olan ve gelecekte de olacak olan her şeyi bilmesi gereken bu dinlerin tek ve kudretli tanrısı, yarattığı bir meleğin kötüyü seçeceğini nasıl oldu da kestiremedi? Eğer kestirmişse neden bu kötülüğe, yoldan saptırmacalara “göz” yumdu? Yuhanna; 12:31, 14:30 ve 16:11’de de belirtildiği şekliyle; İblis’in “bu dünyanın efendisi” olmasına neden müsaade etti? Burada bir terslik seziliyor. Tanrı insanları da yaratıyor, İblis’i de yaratıyor. Sonra İblis’in insanları kandırmaya çalışmasına müsaade ediyor. Onu, yani asıl suçlu olan İblis’i yok ederek dünyayı düzeltmiyor. İslamiyet’e göre her insanın değişmez bir kaderi vardır. Kadere inanmak imanın şartlarındandır. Bu kader önceden belirlenmiştir ve yaşanacaktır. Bu yaşanan kaderde, işlenen günahların sorumluluğu da bireye aittir. Bunun için cezalandırılır. İblis’in onları suça teşvik etmesiyle de olsa işlenen her suç için bir ceza biçilmiştir. Oysa İblis tanrı tarafından engellenebilirdi. Üstelik, hangi insanın hangi suçu ne zaman işleyeceği de önceden bellidir ve biliniyor. Önceden saptanmış bir kaderi yaşayan insan, bunu yaşadığı için cezalandırılacaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Zarathuştra’nın öğretisinde birey tamamen bağımsızdır. İnsan, İyi ile Kötü’nün mücadelesinin hem objesi, hem de hakemidir. Tarafını kendisi seçecek, kaderini kendisi çizecektir. Yeryüzü Angra Mainyu’nun kırallığı değildir. Evet, o yeryüzüne belli bir süre hakim olmuştur, fakat bu geçicidir. İnsanlar, seçimleri ile yeryüzünün görüntüsünü ve hatta evrenin kaderini tayin edebilirler. Dolayısıyla “kul insan”, Zarathuştra’da seçim hakkı olan “efendi veya hakem insan”dır. İnsan, bu ilahi olayın merkezinde “oturur”.. Önceden çizilmiş bir kaderi Zarathuştracı öğreti asla kabullenmez (ölüm hariç).

Bu Yaratıcı Tanrı, Ahura Mazda, kendi sistemi içinde, yani 6 veçhe halinde hareket eder. Ahura Mazda’nın Altılar’ı çok güçlüdürler. Önasya’nın diğer dinlerinde benzer ilahi varlıklara “melek” deniyor. Melekler tanrının vechelerinden bağımsız ve onun emrindeki ilahi varlıklardırlar. İslamiyet’te onların varlığına inanmak imanın şartlarındandır. Fakat sürgün öncesi Yahudiler arasında Sadduce’ler (Zadokçular) adını taşıyan bir gurup vardı, ki bu guruptaki insanlar ne meleklere, ne ruhlara, ne de yeniden dirilmeye inanırlardı. Bu gurup çok genişti ve Asmonaeller’le Hasmonaeler’in tüm prenslerinin meyli bu yöndeydi. Bu; eski Yahudilik’te, bugünkü temel öğelerin o zamanlar daha henüz tam oturmadığını gösterir. Fakat zamanla “melekbilim” tüm Önasya dinlerinde yerine oturdu. Tevrat’ta (bölüm:12.15) Raga’nın Yedileri (Ahura Mazda ve Altılar) ile ilgili imalar bulunuyor. Bunlardan birinin adı İsrail Başmeleği Rafael olarak geçiyor. Zekeriya (4.10), Yediler’i, Tanrı’nın yeryüzünün şurasına-burasına koşuşturan gözleri olarak kabul eder. Bu tez, Tevrat’ta daha sonraları güçlü bir şekilde geliştirilmiştir.

Bu yedi İyi’ye karşılık, yedi de Kötü vardır, ki bunları daha önce incelemiştik. Ahura Mazda’yı Assara Mazãş olarak alan Asurlular, ayrıca buna göksel yedi İyi Güç (İgigi) ve Yersel yedi Kötü Güç (Annunaki) kavramlarına da eklediler. Bu kavramları da Aryanlar’ın İyi Yediler’i ve Kötü Yedileri’nden ödünç almışlardı. Yedi rakamı, dünyada bugün de pekçok konuda hayatımızı etkiliyor. İslamiyet, cehemnnemin yedi, cennetin sekiz kapısı vardır der. Yedi ayrıca bir hafta (haft=7, Kürtçe)’nın gün sayısıdır. İslam’ın Kutsal Kitabı Kur’an, Allah’ın gökyüzünü yedi kat halinde yarattığını bildirir. Hristiyanlar tanrının dünyayı altı günde yarattığını 7. gün istirahat ettiğini söylerler. Tüm bu yedi rakamlı inançların başlıca kaynağı, Ahura Mazda ve altı vechesinden oluşan Zarathuştracı ilahi sistemdir. Tanrı’nın veçheleri olan ilahi varlıklar, Hebrew kaynakları için yabancı sayılmaz. Bu kaynaklar, yer yer “Yehova’nın melekleri” veya “Yehova’nın ruhları”, Yehova’nın kendisinden oluşmuşlardır derler. Tıpkı Gathalar’da kaydedildiği gibi…

Yahudiler; “ilahi düzen”, “ideal gerçek” ve “adalet”i temsil eden Aşa’yı olduğu gibi almışlardır. Çünkü onlar da “dürüstlük ve yargı”yı tanrının hükümdarlığının temeli olarak saymaktadırlar. Vohu Manah İncil’deki eudokia’nın benzeridir. Aramaiti, Dindarlık; Gathalar’da tanrının bir sıfatı gibidir. Moulton, bu Gathik figürü, “Tanrının Oğlu” Hz. İsa ile mukayese eder vs..

Zarathuştra’nın öğretisinin en şaşırtıcı yanı, kimsenin tanrılarına karışmaması’dır. O, herkesin inandığı tanrıyı veya tanrıları kutsamaya hazırdır! Ama bazı şartlarla.. Bu tanrı veya tanrılar; kötüden yana olmayacak, insanlara zarar vermeyecek, ekonomilerini bozucu “kurban kesme” gibi gelenekleri teşvik etmeyecek, “düşüncede, sözde, eylemde iyi”yi savunacak, dürüst ve adil olacak veya olacaklardır. Fakat Zarathuştra bu düşüncedeki insanların tanrı anlayışlarını değiştiremeyeceklerini deneyimleri ile anlamış, Gathalar’da onlara ve tanrılarına şöyle haykırmıştı (Ys.32.3):

”Fakat siz Daevalar ve size tapanlar, hepiniz Kötü Düşünce’den köklerini alan döllersiniz, yalancı ve soysuz! Sizin eylemleriniz de nefret doludur, ki siz bu dünyanın yedinci bölgesinde, bu özelliğinizle ünlenmişsiniz.”

Bu reddiye, tüm Kötü yanlısı tanrıları evrensel-ebedi mücadelenin karşı tarafına; Angra Mainyu’nun birer dölü olarak koyuyordu. O zamana kadar Aryani kavimlerin tanrı olarak bellediği daevalar artık druj=yalan(cı)’nın birer takipçisi derecesine düşmüşlerdi. Şimdi mücadele rayına oturuyordu; yaratıcı tek tanrı Ahura Mazda ve altı vechesi’nin taraftar olduğu Spenta Mainyu bir tarafta, yaratıcı özelliği olmayan ve fakat kendiliğinden var olan Kötü Güç, Angra Mainyu ve veçheleri diğer tarafta “saflarını” almışlardı. Mücadele evrenseldi ve İslam veya İsrail kaynaklı dinlerin ifade ettiği; “imtihan”la bir ilgisi yoktu. Ahura Mazda kimseyi imtihan etmiyordu. Yaradılış’ın amacı imtihan değil, Kötü ile mücadele’de yaratıkların bir vasıta görevini yüklenmelerini sağlamaktı. Bundan dolayı yaradılış olayı başlatıldi ve herşey sonsuz İlahi Işıktan yaratıldı. Karanlıklar’dan oluşan Kötü’nün, Tanrı’nın da oluştuğu sonsuz ilahi ışıka saldırı niyetinde olduğu sezildiği için tedbir düşünülmüş ve bu yol (yaradılışı başlatmak suretiyle onunla mücadele etme yolu) bulunmuştur. Onun içine sızmaya çalışan ve sonsuz bir karanlıktan oluşan Kötü, artık ebediyen İyi’ye zarar vermeyecek bir şekilde yok edilmeliydi..

Drug, yani yalan ve Drugvant, veya “yalan söyleyen” terimleri tercüme edilmiş halleriyle; İblis olarak aynen İsrail ve Hristiyan düşüncesine geçmişlerdi (mesela; İsai:44.20). Angra ise “düşman” anlamına gelmek üzere Gathalar’da ender olarak yer alan bir terimdir. Angra, Mainyu ile bir arada; “Angra Mainyu” olarak daha sonraki Zoroasterci dualizmde; cisimleştirilmiş olan Kötü kavramının tabii adı halinde kullanıldı. Hebrew Dili’ndeki “satan” veya “İblis” terimi Angra ile aynı anlama geliyordu ve sonradan dualizm’e doğru giden İsrail dininde, Zoroasterci dualizmin Angra Mainyu’su ile aynı evrimi geçirecekti. Drug’un zıddı olan Aşa=Gerçek, ifade ettiği manevi anlamıyla İsrail kaynaklı dinlerde de baş tanrısal kavramdır. İblis’le Zarathuştracılar’ın Kötü Güç olarak adlandırdıkları kavram arasındaki benzerlikler şunlardır: İkisi de tanrının muhalifi, ikisi de yalanın yaratıcısı, ikisi de hain ve aldatıcı birer varlıktır.

* * *

Zarathuştra en büyük mücadeleyi, ailesinin de mensup bulunduğu ve Aras Vadisi ile Kuzey Azerbaycan’da yaygın bir şekilde taraflar kazanmış olan daeva yasnacılar’a karşı vermişti. Peygamber’in açıkladığı “aşırı” görüşlerinden dolayı aralarından kovulduğu bu dinsel gurubun mensupları, direkt olarak bugünkü bir kısım Kürtleri’nin atalarıdırlar. Zarathuştracılık’ta yasak olan rastgele kurban kesme, bu dinin en önemli ibadetiydi. Daevalar bilindiği gibi sistem dışı tanrılardır. Eski, yani Zarathuştra öncesi dinlerin tanrıları olan bu kavramları Yasna 32.3 açıkça mahkum etmişti ve bunlar “kötünün soyu”ndan olmakla suçlanmışlardı. Ama onlar, kötünün soyundan olsalar da, Angra olarak da telakki edilseler de bir nevi kabul görüyorlardı. Fakat “kötünün soyundan” gelme aldatıcı iblisler olarak…

İsrail kaynaklı dinlerde de aynı olguyu görürüz. Filistinliler’in “Baalim” denilen bir tanrıları vardı. Bu tanrı aynen Bahdin’de olduğu gibi aşağılanmış, İblisleştirilmek suretiyle Yahudiler’in kutsal kitabı Tevrat’a girmişti. Bunun dışında Yahudi sisteminin içinde yer alan meleklerin kimisinin İblis’leşmesi, kimisinin ise cinlere dönüşmesi, hep aynı mantığın, yani Avesta’da yer alan “yanlış taraf seçme” ifadesinin bir sonucudur. Yol ayrı, tanrısal varlıklar ayrı, fakat sonuç aynı: Ahura Mazda veya Yehova’ya karşı duranlar ya Avesta’da olduğu gibi Kötü Güç olarak telakki edilmişler ya da Tevrat ve İncil’de olduğu gibi İblis veya cin diye “lanetlenmiş”lerdir. İslamlar’ın Allah kavramına karşı da öyle…

Zoroasterizm, Zarathuştra’nın öğretisinden ayrılmaya başladığında yabancı tanrılar teker teker geri dönmeye başlamış, dinde önemli yerler kapmışlardı. Bunların ilk gelenleri Med tanrısı Anahita, yani göksel suların tanrıçası oldu.. Onu güçlü bir diğer Med ve Aryan tanrısı Mithra takip etmişti. Ardından Med ve Aryan tanrılarından Homa açık kapıdan içeri giriverdi.. Fakat hepsi “Aristokrat Tanrı” Ahura Mazda’nın birer astı olarak zamanla diğer dinlerle cereyan eden mücedeleler sonucu rütbeleri daha da indi ve nihayet “melek” seviyesinde istikrar buldular.

koruyucu melekler ve fravaşiler

Talmud; Yahudiler’in, meleklerin adlarını Babilden getirdiklerini söyler. Bu iddia, sürgün öncesi “melekbilim” ile sürgün sonrası oluşan somut melek düzeni arasındaki farkı düşündüğümüzde açık bir gerçektir. Bu çelişkili gelişme, eski dini kitap tahlilcilerince de doğrulanıyor. Yeni melekler, dinin ruhu ile uygunluk arz etmiyor ve bunların yabancı bir kaynaktan gelmeleri ihtimalinin yüksekliği bu tahlilcilerce de teslim ediliyor. Bu, Zarathuştracılığın Yehovacılar’a en önemli katkılarından biridir.

Matteus 18.10’da şöyle der: “Bu küçük (bireylerden) herhangi birini aşağılamamaya dikkat ediniz. Ben onların göklerdeki meleklerinin, benim göksel pederimin yüzünü her zaman gördüklerini size söylüyorum”. Acts; 12.15: ”Sen delisin diye cevapladılar onlar. Fakat O direndi, o zaman onlar; ‘bu O’nun meleğidir’ dediler.” Bu iki alıntıda müşterek bir kavram var: İnsanların melekleri.. Bu kavram direkt olarak Zoroasterciler’in Fravart’ları veya Fravaşi’leri ile ilintilidir. Fravaşi kavramı Gathalar’da yer almaz. Fakat yaşları neredeyse Gathalar ile mukayese edilebilecek olan Avesta’nın bazı başka bölümlerinde bu kavram yer alır. 37.Yasna’nın 3.bölümünde “Aşâunam fravaşîş naramca nâirinamca yazamaidê”, yani; “biz Aşâ’nın takipçisi olan hem kadın ve hem de erkek (müminlerin fravaşilerine (iman) ederiz”. Burada sözü geçen fravaşiler insanların ruhani dünyadaki kopyaları ve “koruyucu ruhları”dırlar. Bu koruyucu ruh kavramı, İsrail kaynaklı dinler tarafından “koruyucu melek” olarak tercüme edilmiştir ve Aryan-Med teolojisinin temel öğelerinden biridir. Pratikte Müslümanlar da “koruyucu melek”ten bahsetmektedirler.

Fravaşi kavramı Gathalar’da direkt olarak geçmez. Bu, Zarathuştra’nın insanları sofu ve sofu olmayan diye ayırıp, birincisine gardiyan bir “koruyucu ruh” verip, diğerini kendi “kaderine terk etme” gibi bir eğilimi red etmesinden ileri geliyor. İnsanlar eşittir. Hiç kimsenin önceden tayin edilmiş bir kaderi olmadığından, özel olarak bir fravaşileri de olmayabilir. Fakat Zoroasterizm’in böyle bir zorunluluğu yoktur. Bundan dolayı “Farvardin Yaşt” adı da verilen koskoca bir 13.Yaşt bu kavrama ayrılmıştır. Zarathuştra bununla da kalmaz. O, müminlerin ruhunun tanrı katına erip orada Ahura Mazda ile “oturacağını”da red eder. çünkü ilerde bir bütünleşme söz konusudur.

Zarathustracılığın Fravaşiler’le kısmen mukayese edilebilecek olan bir kavramı yine de vardır: Daênâ veya “ben”, “kişilik”, “nefis”, “ego”. İnsanın daênâsı öldükten sonra kendisini yargılar veya o insan daenası vasıtasıyla verdiği karardan dolayı sonuçta ya cennete ya da cehenneme gider. Daênâ, Yasna 45.2’de urvan, yani ruh ile kesinlikle ayrılır. Burada İyi, Kötü’ye şöyle hitap ediyor: “Ne bizim inançlarımız, ne öğretimiz, ne arzularımız, ne düşüncelerimiz, ne sözlerimiz ve eylemlerimiz, ne kişiliklerimiz (daenamız) ve ne de ruhlarımız anlaşamaz”. Burada görüldüğü gibi her insanın daênâsı vardır. Daênâ içseldir. Kötü’nün daênâsı, İyi’ninki ile anlaşamaz.

Fakat yine de fravaşi şeklinde de olsa, “koruyucu melek” kavramının ilk sahipleri Kürtler’in ataları olan Medler’dirler.

ateş

Ateş, Zarathuştra öncesi Aryan Mitolojisi’nde, Peygamber’in yaşadığı dönemlerde ve onun ölümünden sonraki dönemde, ayrı ayrı şekillerde olmak üzere Med Rahipleri arasında çok önemli bir yere sahipti. Bu önem, Bahdin yaşadığı müddetçe de devam edecektir. Aryan Mitolojisi’ne göre ateş, kökünü ta ilahi ilkel ışıktan almaktadır. Med-Aryan Mitolojisi’ne göre O, maddi ateş şeklinde 20.Mart’ı- 21.Mart’a bağlayan gece yaratılmış ve aynı gece Varathraghna tarafından yeryüzüne indirilmiştir. Bu, Kürtler’in neden Newroz geceleri ateş yaktıklarını açıklar. Aryanlar ateşi hep kutsamış, ona hayatlarında özel bir yer tanımışlardır. Bunun için tarihin en eski çağlarından beri ateş için mabedler inşa etmişlerdir. Biz Medya’daki ateş mabedlerinin önemli bir kısmı hakkında bir fikir sahibi değiliz. Çünkü bu ülkede yapılmış olan ciddi ve etraflı kazılar yoktur. Ancak Herzfeld’in bildirdiğine göre, Dicle ve Fırat boylarında böylesine dini eserlerin varlığı ile ilgili ciddi işaretler vardır. Zarathuştra’dan önceki dönemde yaşayan Aryan toplulukları arasında ”Ateş Tapınakları”nın yaygınlığı konusunda araştırmacılar arasında yine de fikir birliği vardır. Bu tapınaklar, Kava adı verilen Med prensleri tarafından korunuyorlardı. Fakat Medya’yı zapt eden Achamenidler’in Pers soyundan gelen hükümdarları bu tapınakları alt üst ederek yıkmışlardı. Bunlardan Xerxes, (muhtemelen) o tapınaklarda kendi tanrısı; ”Tanrılar’ın en büyüğü” olan Auramazda’ya ibadet ettiğini yazıtlarında büyük bir iftiharla belirtir. Bu Auramazda’nın kavram olarak Zarathuştra’nın tek Tanrı Ahura Mazda’sı ile isim benzerliğinden ve aynı kökten gelmiş olmaktan başka bir ilişkisi olmadığını daha önce ayrıntıları ile açıklamıştık.

Avesta’da; Zarathuştra’nın oluşturduğu bölüm olan Gathalar’da, ayrıca Genç Avesta’da; Yasna XVII’de, Yaşt XIX’da, Siroza 9’da, Nyayiler’in V.’sinde, Bundahişn; Bölüm XVII’de ve Zat Sparam; VI. Bölüm’de, Ahura Mazda’nın oğlu Athar’dan (Ateş’ten) geniş ölçüde, Avesta’nın diğer bölümlerinde ise şuraya buraya serpiştirilmiş bir durumda bahsedilir. Bunlara baktığımızda beş çeşit ateşin varlığına inanıldığını görürüz.

Birinci tür ateş; Athar Berezi-savangha’dır. Bu ateş, Ahura Mazda “hareketli hale” gelmeden önce dahi var olan Anarg-Roşni=sonsuz ışıktır. Ahura Mazda’nın oluştuğu görünmez ateştir bu. Tanrı’nın bilinci, ki Vohu Menah’tır bu bilinç, bu ateşten oluşur. Her iyi varlık, özünü bu ateşten alır. Ateşten oluşan bu ruhsal ezeli özlere Fravaşi deniliyor. Bunlar kutsaldırlar ve her türlü kirlenmeden uzak bir saflıkta bulunurlar ve ölümsüzdürler. Fravaşiler, ruhsal kompozisyonları sebebiyle, Ahura Mazda’nın Görünmez Sonsuz Işığı’nı (Aşa’yı) aksettirirler (Mistry, Pervin, “20. Yasna; Aşem Vohu Framroat Ha’nın şerhi üzerine” adlı yazısından-internet).

İkinci tür ateş; Athar Vohu-fryana’dır. Vohu; iyi, frya; rahmet anlamına gelir. Bu hayat ateşidir ve insanlarla hayvanların hayatlarına kaynaklık eden ateştir. Siestan’a inmiştir (Zamyad yaşt). Vicdan anlamına gelen hvareno ve bağımsızlık anlamına gelen hükümdarlık hvarenosu bu ateştendir. Üçüncü tür ateş; Athar Urvazişta’dır. Bitkilerin hayat ateşidir. Bu ateş Horasan’a inmiştir (Raevant Dağı). Dördüncü tür ateş; Athar Vazişta’dır. Bu ateş bulutlarda bulunan ve yağmur yağdıran ateştir. “Suların Oğlu” da denilen Apam Napat söz konusu ateşi temsil eden mitolojik figürdür (yazata). Apam Napat, bulutların içindeki şimşektir ve bulutları yağmur yağdırmak üzere döllediğine inanılır.

Beşinci ateş türü, Athar Spenta’dır. Nairya-Sangha da denilen bu ateş, Zafer Ateşi’dir ve mitolojiye göre Athar/Athur-patakan’da, Asnavant Dağı’na inmiştir. Atharpatakan, şimdiki Azerbaycan’dır, yani Medya’dadır (tarihi Kürdistan). Athar, Kürtçe Zazaki; Adır, Kurmanci; Agır, Türkçe; Od anlamına gelir kısaca Peh.; ateş. patakan; döl, soy (Kürtçe’nin Zazakisi’ndeki putek?). Bundan hareketle araştırmacılar bu ismin “Ateş’in tohumu” (Adarbîgân’a izafeten), “Ateş’in indiği yer”, “Ateş soyu’ndan gelenler” anlamlarını çıkarırlar. Her halukarda ateş ile Kürtler’in atalarının zafer tutkusu açık bir şekilde ilişkilendirilir. Bu ateşin Zafer=varhram ateşi ve aynı zamanda Kava ateşi olması, bizi ister istemez efsanede, Aji Dahaka’ya karşı burada (Adarbigan’da) kazanılan zaferin ateş yakılarak dağdan dağa haber verilmesini hatırlatır. Bu ateşin, Key Husrev’in Turanilere karşı zaferini kazanmasına yardım ettiği de aynı dini kaynaklarda anlatılır (sirozalar; 9, dipnot, 7; SBE cilt V’te).

Ateş’in, Ahura Mazda’nın oğlu Athar’ın, kralların farr’ı (hvarenosu) uğruna, daha açıkçası Aryanlar’ın egemenliği uğruna Aji Dahak ile savaşması, bu zafer olayını daha da somutlaştırır. Yima’dan uzaklaşan hvareno uğruna verilen savaş Avesta’da şöyle anlatılır:

Hvareno üç kez Yima’dan uzaklaşır. Bu hikaye üçüncü kez, yine bir kuzgun şekline bürünerek ayrılması ile ilgilidir. Bunu Aji Dahaka kapmaya çalışmaktadır. O kaparsa, Aryanlar’ın varlık sebebi bile ortadan kalkacaktır. ?imdi XIX. yaşta göre bu kavgayı izleyelim.

(47). …Bunun üzerine Athar, Ahura Mazda’nın oğlu “ben hvarenoyu kapmalıyım, onu, zorla alınamayacak olan hvarenoyu kapmalıyım” diye içinden geçirerek ilerledi.

Fakat şu üç ağızlı, Aji Dahaka, şu Kötü’nün kanunun takipçisi arkadan onun (Athar’ın) üstüne, onu söndürmek düşüncesiyle atıldı:

(48). (Aji Dahak): “Onu (hvarenoyu) bana ver, Ey Athar, Ahura Mazda’nın oğlu. Eğer Sen, o zorla alınamayacak olanı kaparsan, senin üzerine; bir daha Ahura’nın yarattığı şu dünyanın yüzünde bir daha parlayamayacağın bir hale (getirecek) şekilde üstüne atlayacağım ve böylelikle sen, bir daha iyi kurallar dünyasını savunamayacak (duruma geleceksin).

…Ve Athar ellerini, canını koruma güdüsü üstün geldiğinden geri çekti. Aji onu bu kadar korkutmuştu.

(49). Daha sonra Aji, üç ağızlı, şu kötü kuralın (adamı) kalbinden şunları geçirerek ileri atıldı: “Ben, zorla alınamayacak olan hvarenoyu almak istiyorum.”

Fakat Athar, Ahura Mazda’nın oğlu, onun ardından, şu sözleri sarfederek ilerledi: ilerledi:

(50). “Sen üç ağızlı Aji Dahaka, onu bana ver. Eğer sen, zorla alınamayacak olan hvarenoyu almışsan, senin arka tarafından (kıçından) girecek, alevleyerek ağzından çenenden çıkacağım, böylece sen bir daha Mazda tarafından yaratılan yeryüzüne saldıramayacak, iyi kurallar dünyasını tahrip edemeyeceksin.”

Böylece Aji ellerini (hvarenodan), canını koruma güdüsüyle geri çekti. Athar onu bu kadar korkutmuştu.

………………

Avesta’daki bu anlatım da Athar’la Atharpatakan Halkı arasındaki ilişkiyi, athar’ın vatanı olarak Atharpatakan’ı düşündüğümüzde seed of the fire, biraz daha net ortaya koyar. Zaten Zerdüştiler’in hac mevsiminde ziyaret ettikleri en büyük Ateş Mabedleri de Atharpatakan’da bulunuyordu. Bunların en ünlüleri (Pehlevice) Adur i Guşnasp veya eski adıyla Athar Verêşnaspa’dır; Aygır Sahib(liğ)i ateşi. Bu ateşe adanan mabed, Medya’da bulunan Asnavand Dağı’nda inşa edilmiştir. Bundahişn’a göre (Bund.; XVII. 7) Key Xusrev (Kava Xusrava), Atharbadagan’daki işgalci putperestlere karşı zafer kazanarak, onların putlarına adadıkları mabedleri yerle bir etmiş ve herhalde bu savaşta kaybettiği atının ruhuna adadığı bir ateş mabedi kurmuştur. Zafer Ateşi’nin, Asnavant Dağı’nın tepesinde ilk kez ne zaman yakıldığı bilinmiyor. Yukarıdaki anlatımın mitolojik olduğunu da unutmayalım.

Fakat mitolojide, bu Zafer Ateşi ile tanrısal varlık Varathraghna arasında sıkı bir bağ bulunur. Varathraghna, adı; muhaliflerini, rakiplerini ezen, zafer kazanmış anlamına gelen tanrısal bir varlıktır. Ayrıca eski bir Aryan tanrısıdır. Bu mitolojik figürün yukarıda zikrettiğimiz sıfat çeçevesinde ateşle ilişkilendirilmesi, zafer ateşine adanan mabedin bölgesinde ulaşılabilir yüksek bir dağa inşa edilmesi, çok önemli anlamlar içerir. Varathraghna, görünür ateşi yere indirmiş, kalp ateşini ise insanların kalbine yerleştirmiş olan mitolojik figürdür. Yukarıdaki birinci yan cümleciği yorumlamaya kalkarsak, zamanın birinde Medyalılar’ın kazandığı bir zaferin, oradaki en yüksek dağda ateş yakılarak ilan edildiği sonucunu çıkarmak gerekir. Bunun Newroz Menkibesi ile ilişkisi -neredeyse- kuşku götürmez bir şekilde açıktır. Bazı okuyucular bu tür zafer ilanlarının her yerde görülebileceğini düşünebilirler. Fakat yanılmayalım ve olayı bir bütünlük içerisinde ele alalım. Ateş, Threataona, Aji Dahaka, Kawa gibi kavramları bir arada düşünerek menkibeyi doğru algılarsak her şey daha kolay yerine oturur.

Zerdüştiler’in en önemli ateş mabedi olan Athar Varêşnaspa’ya, daha önce de belirttiğimiz gibi, her yıl hac ziyaretleri düzenlenirdi. Daha düşük mertebedeki ateş mabedleri bilhassa Atharpatakan’da çok bol miktarda bulunurdu. Bu mabedler hem günlük ibadetler, hem kurban törenleri hem de gahambar kutlamaları için kullanılırdi. Müslüman istilasından 400 yıl sonra bile bu bölgede 400 ateş mabedi varlığını müslüman kaynaklarından öğreniyoruz (Baldhuri).

Ateş, Zerdüştilik’te kıble olarak da kabul edilir(di). Bu, Müslümanlar’ın “Allah’ın Evi” olarak kabul ettikleri Kabe’ye dönerek ibadet etmelerini andırır.

Ateş, insanların vücuduna vicdan olarak yerleşmiştir. Onu insanların kalbine Varathraghna yerleştirmiştir. Günümüzün tıp dünyası, kalbin dört odacığından birine “Atrium” adını veriyor. Athrium, Latince’de; ateş yakılan oda anlamına gelir. Demek ki kalbin, insan vücudunda vicdan ateşinin yakıldığı yer olduğu Latinler’de de kabul ediliyordu veya bu isimlendirmeden bunu çıkarabiliriz. Bu konuda esaslı bir araştırmamız olmadığı için şöyle bir değinerek geçelim. Kalp ateşi insanı kötülüklerden, daha doğrusu kötülük yapmaktan koruyan ateştir. Vicdandır o. İnsan bir kötülük yapmaya kalktığında bu ateş devreye girerek insanı uyarır.

Medya’da bilinen ateş mabedlerinin en eskisi; Athar Vereşnaspa’dır (Pehlevicede; Adur i Guşnasp). Verethraghna’ya adanan bu tapınak tahminen M.Ö. 400’lü veya en erken 500’lü yılların başlarında inşa edilmiştir. Athur Vereşnaspa; ”aygır ateşi” veya ”aygır sahipliği ateşi” anlamına geliyordu. Bu mabed zaman içinde hep yer değiştirmiştir. İnşa edildiği ilk tepe, Kuzey-doğu Medya’da bir yerdedir. Ermeni tarihçisi Sebeos, Herakles hakkında yazdığı kitabında bundan bahseder. Grek Ptolemaios’un kayıtlarında (M.Ö.140) bu büyük ateş mabedinin Medya’nın kuzey-batısında,Ouesaspe diye bahsettiği bir bölgede yer aldığı belirtilir. Herzfeld, bu Ouesaspe’nin Ragha-Ganzaka yolu üzerinde bulunduğunu bildirir. Bu Ganzaka’nın Tanzaka veya Zazaka’dan bozulma olabileceğini de Minorsky’den öğreniyoruz. Atur i Guşnasp, daha sonra aşağı doğru kaydırılarak, Ormiye’nin 160 kilometre güney doğusundaki ”Taxt i Süleyman” denilen yere taşındı. Ateş mabedlerinden ikinci derecede önemli olan bir başkası ise Medya’nın başkenti olan Ekbatan’da inşa edilen ”Athar Kavatakan”dır. Tay ateşi anlamına gelen bu ateş de kutsal bir ziyaretgahdı. Zerdüştiler her yıl buraya hac ziyaretleri düzenlerlerdi. Zarathuştracılar’ın bunların dışında da çeşitli büyüklükte olmak üzere en küçük köy birimlerine varıncaya kadar ateş mabedleri bulunurdu. İbn Hawkal’ın, ”Kitab ul masalik wal mamalik” adlı eserinde kaydettiği kadarıyla, Hicri 4. asrın Azerbaycan’ında Kürtler’in hala sayısız ateş mabedini açık tuttukları bir gerçektir.

Buradan “Athar” ve onun kutsiyetine geliyoruz. Athar; yani ateş, Zarathuştra öncesi Aryanlar’da “âtrium” veya Türkçe’siyle “evin ocağının tüttüğü oda” kutsaldı. Bu kutsallık maddi ateşin kendisine atfedilmiyordu. Ateş, kalp ateşinin bir sembolü idi. İsrail kaynaklı dinlerde de “Yehova’nın Ateşi”, Zarathuştracılar’ın “Ahura Mazdası’nın Ateşi” gibi kutsal bir ateştir. Fakat iki dinin ateşinin kaynağı farklıdır. Zarathuştracılar’ın kutsal ateşi kalp ateşi iken, İsrail kaynaklı dinlerin ki ise şimşektir. Müslüman düşünürlerin çok az bir kesimi ve Batılı araştırmacıların bir kısmı, Zarathuştra’nın ateşi kıble olarak kabul ettiğini, bu eğilimin tapınma ile bir ilişkisi olmadığını söylerler. Eğer ateşin kıble olarak kabul edilmesi saçmalık olarak kabul ediliyorsa, bir binanın kıble olarak kabul edilmesi de biraz garip gelebilir. Hikayelerde İsrail tanrısı; “ebedi yanan” veya “yok edici ateş” olarak tanımlanır. Her ne olursa olsun İslam yazarlarının önemli bir kısmı Bahdin’i; hatalı olarak “ateşperestlerin dini” olarak tanımış ve öyle tanıtmışlardır. Bu yanlış kastidir ve muazzam “Zarathuştra Felsefesi”ni küçük düşürme çabasından başka bir şey değildir.

küçük şeyler

Şimdi de kısaca Zarathuştra’nın Bahdinisi’nin diğer bazı özelliklerini kaydedelim.

“Vohu Manahi (pehl; humata), Vohu Vacahi (pehl; huxta), Vohu Akem (pehl; hvarşta)”. Bu üçlü Bahdin’in temelidir ve “iyi düşünce, iyi söz, iyi eylem” anlamına gelir. Orijinal olarak Zarathuştra tarafından ortaya atılan bu triad, zıddı olan kavramlarla insanın iç dünyasında mücadele eder. İnsan, bu iç mücadelede seçeceği yer ile kaderini belirleyecektir. Tanrısal emirlere uygun olarak iyi düşünmek, doğru işleri yapmayı düşünmek, kimseye zarar vermeyen şeyleri planlamak, kendisine dine uygun doğru bir gelecek çizmek gibi düşünceyle ilgili tüm fonksiyonlar bu “Vohu Manahi”nın içine girer. Dindaşlarına veya genel olarak insanlara; hoşa giden, ama doğru sözlerle hitap etmek “Vohu Vacahi”dir. Tüm bunların sebep olacağı eylemler de doğru olacaktır ve olmalıdır, ki bu da “Vohu Akem”dir. Bunlara dikkat eden insan “cinvato pereto=sırat köprüsü”nden rahatlıkla geçebilecek, cennete ulaşacaktır. Dinsel inançta sapkınlık, doğru olmayanı düşünerek planlamak, yalana sapmak, yoldaşına acımasız laflar etmek, insan veya hayvan; varlıklara zulmetmek, hırs, kan dökücülük gibi düşünsel, sözel ve eylemsel yanlışlar hesap gününde karşınıza çıkacaktır. Bu, Hristiyanlığın ve İslam’ın öğretisinde de aynıdır.

Bahdin, İslam’ın şartlarından biri olan orucu red eder. Müslümanların; “ruhumuzu oruç tutarak terbiye ederiz” veya “fakirlerin açlıktan neler çektiklerini, oruç tutarak kendi nefsimizde his ederiz” yahut “daha sağlıklı oluruz” vs. gibi gerekçelerle oruç tutmaları kendilerinin dinlerinden çok önce gelen tek tanrılı Bahdin tarafından benimsenmemiştir. Vendidad bunu en büyuk suçlardan biri olarak niteler. Fakat bahdiniler’in bazı mezheplerine mensup insanlar yine de yılda iki defa ve iki tür oruç tutarlar. Birinci tür oruçta bu Zerdüştiler; et, balık, tereyağı ve yumurta gibi hayvansal gıdalardan uzak dururlar. Bu, hayvanlar alemine saygı anlamına geliyor. İkinci tür oruç; üç günlüktür ve Müslümanların tuttuğu oruçla bir benzerlik arzeder. Kürt Kızılbaşlar’ı da böyle bir orucu tutarlar. Fakat Zerdüştiler, Müslümanlar’ın oruç tutulması ile ilgili öne sürdükleri gerekçelerin hemen hemen tümüne, günlük hayatlarında uyarlar ve bunlar toplumsal esaslardır. Müslümanlar’ın; ”oruç tutmak suretiyle bazı şeyleri hatırlamak” gibi gerekçeler öne sürmeleri, Bahdiniler için geçersizdir. Çünkü Bahdiniler’in sosyal hayatlarında derin bir kollektivite ve bir nevi sosyal güvenlik vardı. Bu dinin kaidelerini en iyi uygulayan krallar, ilkel anlamda da olsa, bazı araştırmacılar tarafından sosyalist olarak telakki edilmektedirler. Bu adil krallardan biri olan II.Khusrow için Hz. Muhammed’in; “Onun döneminde yaşamış olmaktan mutluluk duydum” dediği kaydedilir. Kısacası, İslamiyet’te zekat, fakirlere ayrılan zorunlu bir kaynaktır. Bunun dışında fakirleri hatırlamak bir vicdan sorunu iken, Bahdini’de bu temel bir dinsel sorundur. Gathalar’ın dediği gibi; ”Bir arkadaşın bir arkadaşa yardımı”, tümü arkadaş olan müminler için dinsel bir görevdir.

Bir diğer konu; Güneş, ay ve yıldızlara olan tavırdır. Anlaşılan eski birer “göksel daeva” olan bu cisimlerden, Zarathuştra pek fazla söz etme “cesaretinde” bulunmamıştır veya onları Ahura Mazda ile şöyle veya böyle ilişkilendirmemişti. İsrail kaynaklı dinlerde de böylesine bir ilişkilendirmeden kaçınılmıştır. Genesis 1.14-19’da; tanrı; ”ol” deyince bu göksel ışıltıların oluştuğu, bu ışıltıların gök yüzüne tesbit ediliği (çakıldığı), bunlar sayesinde (ay ve güneş) gece ve gündüzün ayırdedildiği kaydedilir. İslamiyet’te bu konu Kuran-ı Kerim’in 36’ncı suresinin 38.-39. ve 40. ayetlerinde ele alınır. “Güneş kendi yolunda akıp gider”. “İşte bu aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir”. “Aya gelince, ona” Allah “menziller tayin etmiştir”. “Ne güneşin aya çatması, ne de gecenin gündüzü geçmesi mümkündür. Onların her biri kendi yörüngelerinde yüzerler”. Tüm bu dinleri kabul eden ulusların geçmişinde güneşe ve aya tapmışlık gibi bir durum olduğundan, peygamberler bu göksel cisimleri anmaktan kaçınırlar. Fakat Kuran’da yine de bir yıldız için Allah ona ”and olsun ki” demek suretiyle kutsar.

Bir diğer konu bekaret ile ilgilidir. Hristiyanlığın çok fazla sevdiği bekâret, Bahdin ve Müslümanlık için geçerli bir erdem değildir. Bu dinlerde bekaret yerine evlilik esastır. Zarathuştra, Gathalar’da kızı Pourucista’nın şahsında evliliği kutsar. Bahdini kızları 15 yaşından itibaren serbestçe evlenebilirler. Evlilik dışı ilişki büyük bir günahtır. Sonraki Zoroastercilik’te de bu sürdürülmüştür, hem de daha da setleştirilerek. Vendidad 4.47’de “… sana doğrusunu söyleyeyim, ey Zarathuştra Spitama! Bir eşi olan insan, çocuk sahibi olmak istemeyen insandan çok üstündür…” deniyor. Müslümanlıkta da durum Bahdin’in benzeridir. Hz.Muhammed’in, ikinci adetini (ayhali kanaması) gören kızını hala evlendirmediği için vicdan azabı çektiği nakledilir. Evlilikle ilgili Müslümanlığın tavrı, Peygamber Hz. Muhammed’in çok evlilik yapmasından da anlaşılır. Ama Hristiyanlık’taki “kutsal bakirelik” kavramı bu iki dinin evlilikle ilgili görüşleri ile çelişir.

Tlos Antik Kenti

ikya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır.


Tlos Antik Kenti

Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır.

Tlos Antik Kenti’nde yürütülen bilimsel kazı çalışmaları Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Taner Korkut başkanlığında sürdürülmektedir. Tlos Antik Kenti 6 Şubat 2009 tarihi itibariyle UNESCO’nun Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme kapsamında “Dünya Mirası Geçici Listesine” eklenmiştir. Tlos Antik Kentinin zengin kültürel ve doğal mirasının “Dünya Miras Listesinde” daha fazla temsil edilebilmesi amacıyla Akropol, Tiyatro, Stadyum, Büyük Hamam, Kronos Tapınağı, Kent Bazilikası ve Girmeler Mağarası gibi kentin anıtsal yapılarının kazılarına öncelik verilmiştir. Bunlardan başka Tlos teritoryumu içerisinde kalan alanlarda yüzey araştırmaları da yürütülmektedir.

Likya Bölgesi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Tlos Antik Kenti, Fethiye İlçesi’nin yaklaşık 42 km doğusundaki Yaka Köyü sınırları içerisinde kalmaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Akdağlar’ın (Kragos) sarp batı yamaçlarında başlayan antik yerleşim, Eşen Nehri’nin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş vadi düzlüğüne kadar ulaşır. Ayrıca güneydeki Saklıkent Kanyonu ile kuzey yönde bulunan Kemer Beldesi antik kentin egemenlik sınırlarını çizer. Savunmaya elverişli dağlık arazi yapısı ve Eşen Ovasına hakim konumuyla öne çıkan kentin antik komşuları arasında kuzeyde Araxa, kuzeydoğuda Oinoanda, kuzeybatıda Kadyanda, güneyde Xanthos, güneybatıda Pınara ve batıda Telmessos şehirleri yeralmaktadır. Böylece Tlos yerleşiminin başka hiçbir Likya kentinde olmadığı kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığı anlaşılır ki, bundan dolayı Hitit kaynaklarında Tlos için “şehir” yerine “ülke” ifadesi kullanılmıştır. Gerçi Tlos Antik Kenti için kullanılan ülke ifadesi şaşırtıcı gözükmektedir. Ancak ele geçen yazıtlardan antik kentin çok sayıda semt ve mahallelerden oluştuğu, çevresinde ise merkeze bağlı pek çok köy yerleşiminin bulunduğu bilinmektedir.

Eski Yunan mitoslarına göre her antik kentin bir kuruluş efsanesi ve bir de kurucu kahramanı vardır. Tlos’un kuruluş efsanesi de Hellen mitoslarına dayandırılmış ve Tlos kent adının Tremilus ile Praksidike’nin dört oğlundan biri olan “Tloos”dan geldiğine inanılmıştır. Hatta Pinaros, Xanthos ve Kragos’un onun kardeşleri olduğu kabul edilmiştir. Bahsi geçen mitolojik aktarımların en erkeni, M.Ö. 5 yüzyıla tarihlenen tarihçi Herodotos’un çağdaşı ve ayrıca Homeros ekolünden geldiği bilinen Halikarnasos’lu Panyasis’e aittir. Benzer bir inanışın uzun yıllar boyunca kabul gördüğünü gösteren diğer bir antik kaynak ise, M.S. 6. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Byzantion’lu Stephanos’dur. Stephanos Byzantinos yazdığı “Ethnika” isimli coğrafi kitapta Panyasis’in aktarımlarını aynen kopyalamıştır.

Homeros zamanından itibaren bilinen tüm antik kaynaklarda Likya halkının Hellen kökenli olduğu vurgulanmıştır. Bundan dolayı, özellikle batı ve güney Anadolu kıyılarında filizlenen gelişmiş kültürlerin yaratıcılarının, M.Ö. 12. yüzyıl öncesinde Dor istilasından kaçan ve Anadolu’ya sığınan Akha Hellenleri olduğu kabul edilmektedir. Ve hatta Troya savaşı ardından ülkesine dönmeyen bazı Akha ordularının da bu bölgelere yerleştiğine inanılmaktadır. Ancak bu inanışın gerçeği ne kadar yansıttığı tartışma konusudur. Çünkü Homeros, İlyada destanında tüm Anadolu halklarının birleşerek Troya önlerinde Akha birliğine karşı savaştığını etraflıca anlatmıştır. Anadolu halklarının dış güçlere karşı oluşturduğu bu birliktelik Troya savaşları öncesinden de bilinmektedir. Örneğin Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında, tüm Anadolu halkları bir araya gelerek Hitit’lerin yanında savaşmıştır. Bu birliktelik, daha sonra II. Hattuşili zamanında imzalanan Kadeş Barış Antlaşması’nda da kendini gösterir. Dolayısıyla Homeros ve onu izleyen tüm antik kaynak aktarımlarında Anadolu halklarının hellenleştirilme ideolojisi politik bir olgudan öteye gidemez nitelikte gözükmektedir. Çünkü bu ideoloji ilk kez Homeros aktarımlarında vardır ve M.Ö. 8. yüzyıldan önce bu teori ile ilgili hiçbir yazılı belge bulunmamaktadır. Anadolu ve Mısır’dan bilinen yazılı belgeler ise, mevcut inanışın tam tersi bir bilimsel gerçeğe işaret etmekterdir.

Likyalıların daha ege göçleri öncesinde bu topraklardaki varlığı bugün epigrafik ve arkeolojik buluntularla belgelenmiştir. Örneğin bölgenin coğrafi olarak tanımlanmasında kullanılan Lukka/ Lukki ifadeleri hem Hitit hem de Mısır metinlerinden, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren bilinmektedir. Gelidonya Burnu ve Uluburun batıkları ise dönemin arkeolojik kalıntılarını oluşturur. Benzer Bronz Çağ buluntularına son yıllarda kıyı Likya şehirlerinde de rastlanılmaktadır. Dolayısıyla Likyalıların Hellen soylu olduğu ve isimlerini Atina kralı Pandion’un oğlu Lykos’dan aldığı mitos inancı gerçeği yansıtmamaktadır. Doğrusu, Lykia ifadesinin yunancalaştırılmış bir kelime olduğudur. Diğer yandan Likyalılar kendilerini Trmmili, ülkelerini ise Trmmise olarak tanımlamışlardır. Homeros’un Likyalılar için kullandığı Termilai ifadesi Trmmili ile özdeştir. Trmmili ya da Termilai kelimelerinin bugünkü Dirmil/ Altınyayla yerleşimi ile aynı olduğu, Claudius Dönemi’nde dikilen Patara Yol Klavuz Anıtı üzerindeki Trimili ifadesiyle kesinlik kazanmıştır. Bununla da Herodotos’un Trmmili halkının Girit adasından geldiği aktarımının gerçeği yansıtmadığı anlaşılır. Eğer Likya halkı bölgeye başka bir yerden göç ederek gelmiş ise, onların anavatanı Eşen Irmağı’nın doğduğu ve bereketli toprakların bulunduğu bugünkü Dirmil ve yakın çevresi olmalıydı.

Tlos isminin de Hellenler’le hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Tlos kent adı Likçe bir ifade olan “Tlawa” kelimesinden türetilmiştir. Tlawa ismi ise, M.Ö. 15. yüzyıldan itibaren Hitit metinlerinde pek çok kez karşılaştığımız Lukka toprakları içerisindeki “Dalawa” yerleşimi ile özdeştir. Dalawa isminin geçtiği Hitit kaynakları arasında Konya-Yalburt’da bulunan ve üzerinde büyük Hitit kralı IV. Tuthaliya’nın (M.Ö. 1250-1220) Lukka seferinin anlatıldığı açık hava tapınağı ortostatları büyük önem taşımaktadır. Sözkonusu ortostatlardan 14. ve 15. bloklar üzerinde: “Dalawa Ülkesi’ne indim. Dalawa Ülkesi’nin kadınları ve çocukları önümde eğildiler”, ifadesi okunmaktadır. Yalburt hieroglif yazıtlarından tüm Likya Bölgesinin Büyük Hitit Krallığı Dönemi’ndeki varlığı ve Hititlerle olan yakın ilişkisi açıkça görülebilmektedir.

Yazılı belgelerde vurgulanan Tlos’daki Hitit Dönemi yerleşimi bugün antik kentte ele geçen arkeolojik buluntularla da desteklenmektedir. Özellikle Geç Bronz Çağ’a tarihlenen buluntular arasında taş balta ve el aletleri ile farklı formlar gösteren bronz baltalar, hançer ve ok ucları örnek gösterilebilir. Ancak bu bölgede yaşayan ilk insanların geçmişi hem Tlos kazılarında ele geçen arkeolojik kalıntılar hem de Tlos teritoryumunda yeralan Arsa ve Girmeler mağara/ höyük buluntuları ışığında Hititler zamanından çok daha öncesine geri gitmektedir. Özellikle 2009-2010 yıllları araştırmaları esnasında Tlos’da gün ışığına çıkartılan taş baltalar ve çakmaktaşı el aletleri ile Girmeler Mağarası önündeki höyük kalıntısında tespit edilen buluntular arasında büyük benzerlik bulunmaktadır. Girmeler Mağarası önündeki buluntular içerisinde Hacılar ve Kuruçay seramikleriyle yakın benzerlik gösteren çömlek parçaları da yeralmaktadır. Benzer seramikler Arsa Köyü sınırları içerisinde yer alan Tavabaşı Mevkii mağaralarında da tespit edilmiştir. Bahsi geçen tüm arkeolojik buluntular yapılan stilistik ve tipolojik incelemeler doğrultusunda Geç Neolitik Dönem’e kadar tarihlenebilmektedir. Ayrıca Tavabaşı Mevkii mağaralarının dış yüzeylerinde bulunan farklı ikonografideki kaya resimleri de benzer örnekler ışığında yine aynı döneme verilmektedir. Dolayısıyla Batı Likya Bölgesi’nin Eşen Nehri havzasında Neolitik Dönem’den itibaren kullanılan diğer mağara veya höyük yerleşimlerinin bulunması muhtemeldir. Diğer yandan Elmalı Ovası ve Doğu uzantısında bulunan Hacılar, Kuruçay, Bademağacı ve Höyücek gibi Neolitik Dönem yerleşim buluntuları ile yapılan karşılaştırmalarda her iki bölge arasında yoğun ticari ilişkilerin bulunduğu da anlaşılmıştır. Böylece Orta Anadolu Neolitiği’nin Batı Anadolu kıyılarına kadar olan uzantısı ilk kez arkeolojik verilerle belgelenmiştir.

Tlos ve yakın çevresinde Neolitik Dönem ile başlayıp Demirçağ’a kadar kesintisiz devam eden yerleşim izleri tespit edilmesine rağmen, Demirçağ başlangıcından M.Ö. 540 yıllarındaki Pers istilasına kadar geçen süreye ait pek fazla arkeolojik buluntu ele geçmemiştir. Sadece M.Ö. 2. bin yılı sonlarına tarihlenen ve gri seramik olarak da adlandırılan küçük çömlek parçaları ile az sayıda Geometrik Dönem seramikler ancak günümüze ulaşabilmiştir. Sözkonusu döneme ait buluntular uzun yıllardır kazıları devam eden diğer Likya kentlerinden bilinmektedir. Tlos Kazıları oldukça yenidir ve dolayısıyla zaman içerisinde bahsi geçen döneme ait yeni arkeolojik veriler beklenmektedir.

Başlangıçtan itibaren tüm Likya kentleri arasında ethnos-polis düşüncesine dayanan askeri (symmachia-epimachia), politik (sympoliteia) ve dini (amphiktionia) bir birliktelik bulunmaktaydı. Sözkonusu birlikteliğin başlangıcı, M.Ö. 15. yüzyılda oluşturulan Batı Anadolu’daki Assuwa/Arzawa konfederasyonuna tüm Likya kentlerinin “Luggalılar” kimliği altında katılımında hissedilir. Benzer bir birlik oluşumu Hitit Kralı II. Muwattali ile Mısır Firavunu II. Ramses önderliklerinde gerçekleşen Hitit-Mısır savaşı esnasında “Lukka Ülkesi” adıyla Hitit’lerin yanında yer almalarında da gözlemlenir. Lukka kimliği altında Mısır’a ve Kıbrıs’a saldırmaları da yine bu birlik oluşumunun somut bir göstergesidir. Bunlardan başka, Troya savaşları esnasında Akha Hellenleri’ne karşı kral Sarpedon önderliğinde Lukka ordularının da ön saflarda yer almaları, söz konusu birlik oluşumunun M.Ö. 2. binde ne kadar kuvvetli olduğunun önemli diğer bir ifadesidir. Likya halkının bu organize görünümü sadece M.Ö. 2. binli yıllarla sınırlı kalmamış, Demir Çağ’dan itibaren de pek çok benzer örnek olduğu bilinmektedir. Herodotos’un Likyalılar ile ilgili aktarımlarında benzer bir düşünce özellikle vurgulanmıştır. M.Ö. 452-445 yılları arasındaki Atik-Delos Birliği listelerinde “Likyalı” kavramının kullanılması, Pers veya Yunan egemenliğine karşı Likya şehirlerinin ortak savunma yapma planları yine bu birliktelik düşüncesinin somut göstergeleri olarak kabul edilebilir. M.Ö. 2. yüzyıl ilk yarısındaki Likya Birliği kuruluşu öncesi basılan beylik dönemi sikkelerin üzerinde kullanılan ortak semboller de yine birlikteliğe işaret etmektedir. Likyalıların erken dönemlerde kendi aralarında oluşturdukları birlik yapısı, M.Ö. 168/67 yıllarında kurumsallaştırılıp resmileştirilmiş ve böylece, özünde Likya kentlerinin ve vatandaşlarının demokratik bir anayasa çerçevesinde oylama esaslı, seçimle yönetilmelerine dayanan Likya Birliği kurulmuştur.

Her ne kadar Likya kentleri arasında sürekli ortak bir birliktelik gözlemlense de, M.Ö. 540 yıllarında Harpagos önderliğinde Pers ordularının Likya’yı istila etmesiyle bağımsızlık yitirilir ve Beylikler Dönemi sonuna kadar tüm Likya Bölgesi Pers egemenliği altında kalır. M.Ö. 360 yıllarında Perikle’nin Perslere karşı başlattığı bağımsızlık savaşının başarısızlıkla sonuçlanması ardından Likya kısa bir süreliğine Karya Bölgesi’ne bağlanır. M.Ö. 334/33’te Büyük İskender Likya’ya egemen olmuştur. İskender’in ölümünün ardından egemenlik sırasıyla Antigonoslar, Ptolemaioslar, Seleukoslar ve Rodos arasında sürekli el değiştirmiştir. Likya’nın bu karmaşık dönemi, M.Ö. 168/67 yıllarında Roma Senatosu tarafından Likya’nın bağımsızlığının tanınması ve Likya Birliği’nin resmileştirilmesiyle son bulur.

Tlos Antik Kenti Xanthos, Patara, Pinara, Olympos ve Myra gibi birliğin üç oy hakkına sahip en büyük altı şehrinden biri kabul edilmiştir. M.S. 43 yılında Roma İmparatoru Claudius Likya Bölgesi’ni bir Roma eyaletine dönüştürür. Bu dönemde de Tlos birlik içindeki önemini korumuş ve Metropolis ünvanını taşımaya devam etmiştir. Bu önemden kaynaklanmış olsa gerek ki, Patara’da dikilen Yol Klavuz Anıtı’nda vurgulandığı gibi, Likya yol ağı yedi farklı yönden Tlos’a bağlanmış ve güneyde Xanthos’tan, güneybatıda Pinara’dan, batıda Telmessos’tan, kuzeybatıda Kadyanda’dan, kuzeyde Araxa’dan, kuzeydoğuda Oinoanda’dan ve doğuda Choma’dan gelen ticari yollar Tlos’da kesişmiştir. Bu güzergahların pek çoğunun günümüzde kullanıldığı da bilinmektedir. Hristiyanlık Dönemi’nde Tlos, Likya’nın önemli piskoposluk merkezlerindendir. Bu dinsel önemin M.S. 12. yüzyıla kadar devam ettiği arkeolojik verilerle belgelenmiştir. Tlos, Likya sınırları içerisindeki önemini Osmanlı Dönemi’nde de hissettirir. Bölgeye en son 19. yüzyılda gelen ve “Kanlı Ali Ağa” olarak ünlenen Osmanlı Derebeyi, Tlos Akropolünün zirvesine antik dönem kalıntılarını da kullanarak şatosunu inşa etmiştir. Bugünkü modern Yaka Köyü antik Tlos yerleşiminin üzerine kurulmuştur.

Mısır Abu Simbel

Ramses-II, Nubya’daki isyancıları bastırmak için yaptığı sefer Abu Simbel ( Ebu Simbel )sırasında bir fili takip ederek Ebu Simbele ulaşır. Ramses, buraya iki tapınak yapmaya karar verir. Büyük tapınak dağın içi oyularak, 20 yılda yapılır. Kapısında 4 dev boy Ramses heykeli vardır. Küçük tapınak kraliçe Nefertari ve tanrı Hathor a adanmıştır.
Ebu arapça ‘oğlu’ anlamına gelmektedir. Tapınağın girişini açıp, içindekileri götüren Giovanni Belzoni ye yol gösteren çocuğun adı ile anılır. Continue reading Mısır Abu Simbel

Ebu Bekir er-Razi

EBU BEKİR MUHAMMED BİN ZEKERİYA RAZİ

Asıl adı Muhammed bin Zekeriya olan Ebu Bekir el Razi Rey kentinde İS 864 yılında doğmuş ve yine aynı kentte İS 925 yılında ölmüştür. Fizik, felsefe, tıp, kimya alanlarında eserler vermiştir.
Türk ve Acem olduğu konusunda tartışmalar olan Ebu Bekir el Razi, doğduğu şehir olan Rey’de felsefe, matematik, doğa bilimleri ve astronomi eğitimi yaptıktan sonra Bağdat ve başka İslam şehirlerinde öğrenimini tamamladı. Daha sonradan da Tıp öğrenimi gördü. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekim olarak çalışan Razi’nin eserlerinin hemen hemen hepsi Latinceye çevrilmiştir. Tıp alanında yazdığı el-Havi adlı ansiklopedi 17. yüzyıla kadar en önemli başvuru kaynağı olmuştur. Continue reading Ebu Bekir er-Razi